Sayfalar

Çarşamba

AİLE -İLİŞKİ-EVLİLİK DANIŞMANLIĞI- KİŞİSEL GELİŞİM VE YAŞAM KOÇLUĞU 0 216 371 33 83


HER TÜRLÜ PSİKOLOJİK DESTEK İÇİN HAFTANIN 7 GÜNÜ ,SAAT: 10:00 - 21:00 ARASI HİZMETİNİZDEYİZ.

ÇOCUK ERGEN YETİŞKİN, AİLE, EVLİLİK, İLİŞKİ, BOŞANMA, ÇOCUK DAVRANIŞ SORUNLARI, OKUL BAŞARISIZLIĞI....

HEMEN ARAYIP RANDEVU ALABİLİRSİNİZ...
0216 371 33 83
0532 164 25 84

0505 540 09 77
serhatyabanci@hotmail.com
ADRES: 7-24 Psikolojik Pedagojik danışmanlık merkezi
Misak-ı Milli Cad. Çamkök İş Merkezi. 4/8
(Sahilde otobüs durakları karşısı) Rıhtım- KADIKÖY- İSTANBUL



UZMANLARIMIZ
& Uzman çocuk Psikologu-pedagogu Gülten Demirdöven
& Psikolog Didem Uçak
Aile-Çocuk ve Cinsellik Danışmanı Psikolog Ahmet Kurnaz
& Pedagog-Psikolojik Danışman Barış Çakır
& Aile -evlilik Ve ilişki Danışmanı Serhat yabancı ( yazar)
& Psikolog Evrim Uman
& Psikolog Berna Aras & Aile Danışmanı-Psikolog Sevinç Özkan
  amp;Klinik Psikolog Neşe Uluşan
& Klinik Psikolog Begüm Akmaniş
& Psikolog Nilgün Saltaş
& Davranış Bilimleri Uzm. Zühre Çelen


ÇALIŞMA ALANLARIMIZ

ÇOCUK PSİKOLOGU VE PEDAGOGLAR
-BOŞANMA VE AİLE DANIŞMANLIĞI
-İLİŞKİ DANIŞMANLIĞI
- O-16 YAŞ ÇOCUK ZEKA TESTİ VE DİĞER GELİŞİM TESTLERİ (DUYGUSAL-SOSYAL DAVRANIŞSAL TESTLER)
-PSİKOLOJİK DESTEK
-EVLİLİK DANIŞMANI
-MUTLULUK TERAPİSİ
-PEDAGOG
- DERS ÇALIŞMADA İSTEKSİZLİĞİ YENME TEDAVİSİ
- SINAVA HAZIRLIK VE SINAV KAYGISI
-MMPI KİŞİLİK DEĞERLENDİRME TESTİ
- YENİ BİR BEN OLMAK İÇİN YAŞAM KOÇLUĞU
- KARAR ALMA SÜREÇLERİNDE DANIŞMANLIK
-OKUL BAŞARISINI ARRTIRMA TESTLERİ VE ÇALIŞMALARI
-UYUM
-EŞLER ARASI İLETİŞİM DANIŞMANLIĞI
-ERGENLİK DÖNEMİ DANIŞMANLIĞI
-ÇOCUKLARI YETİŞTİRME YOLLARI
-ÇOCUK GELİŞİMİ TAKİBİ
-ÇOCUK ZEKA-GELİŞİM TESTLERİ
-YAŞAM KOÇLUĞU
-HİPERAKTİVİTİE
- ÇOCUK PSİKOLOGU & PEDAGOGU
- ERGENLERDE SINAV DANIŞMANLIĞI
-SALDIRGAN ÇOCUK ,KURALSIZ ÇOCUK
- DERS ÇALIŞMAYAN ÇOCUK
-MESLEK VE ALAN SEÇİMİ DANIŞMANLIĞI (LİSE)
-KARDEŞ KISKANÇLIĞI
-ASİ ÇOCUK
- DERS ÇALIŞMA PROGRAMLARI
-ÖSS OKS SBS SINAVLARINA HAZIRLIK TEKNİKLERİ
-SINAV KAYGILARINI YOK ETME TEKNİKLERİ
-PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK
-EĞİTİM DANIŞMANLIĞI
-KURUMSAL DANIŞMANLIK
-ÖSS-OKS SINAV DANIŞMANLIĞI
-HER BRANŞTA ÖZEL DERSLER (ÖZEL ÖĞRETMEN TAKVİYESİ)
-GRUP ÇALIŞMALARI
-DERS BAŞARISINI ARTTIRMA
-SINAV KAYGISI
-BİREY TANIMA TESTLERİ

iletişim:
0216 371 33 83
0505 540 09 77
kadıköy-iSTANBUL

Yeni bir ben olmak için ne yapmalıyız?

Merhaba değerli arkadaşlar, bu hafta hayatımızda yeni kararlar almak, yenilikler yaratmak adına neler yapmamız gerektiğini bu konuda nasıl bir yöntem oluşturmamız gerektiğini paylaşacağız.

Aslında insan her zaman ,ilerlemek, yenilenmek, yeni şeyler öğrenmek ister. Fakat bazen içinde bulunduğumuz durum bizi çok rahatsız etse de değiştirmek adına nedense adım atamayız. Hem şikayet eder ve yakınır hem de o ilk adımı atmaktan kaçınırız. Peki neden bu çatışma?

İlk adımı atmak ve bir şeyleri değiştirmek için kişinin önce cesareti olmalı deriz. Cesaret için ise özgüvenin eyleme geçecek düzeyde olması gerekir.

Neden ilk adımı atamayız? İlk adımı atamamanın psikoanalitik açıdan temelleri olumsuz yargılar, çocukluğunda aldığı negatif telkinler,geçmişindeki olumsuz yaşantılar, öğrenilmiş çaresizlikler, kaygılar ve korkulardır. Çocukluğundan itibaren özgüveni tırpanlanmış bir bireyin girişimcilik yönünün yetersiz olması kaçınılmazdır. Fakat bu yazıyı okurken şunu özellikle belirteyim ki, hatanın %90 geçmişimiz, aile telkinlerimiz ve olumsuz yaşantılarımız olsa bile, geçmişe sığınmayı asla kabul edemeyiz.

Eğer şu anki durumumuzdan memnun değil, bir şeyleri değiştirmek istiyor isek, öncelikle bizi en çok korkutan ve engelleyen sonrası hakkındaki belirsizliği çözmemizdir. Kişi, sonraki aşamayı planladığı andan itibaren, belirsizlik yerini daha net bir yola bırakır. Böylece belirsizliğin yarattığı kaygılar azalır ve biraz daha kendimize olan güvenimiz artar.

Evlenmek, boşanmak, ilişki yaşamak veya ayrılmak, arkadaşlık, ruhsal durum değişikliği, yeni yaşam tarzı oluşturmak gibi sayısızca değişikliği yapmamız için her an bir fırsattır. Ama Türk insanın en büyük kaybı ise erteleme özelliğidir. Bir şeyleri değiştirmek adına hep erteleme yapıyoruz. Ertelemek için ise her zaman kendimizi ve çevremizi inandırdığımız mantıklı !!! nedenlerimiz vardır. Aslında ertelemek zamanla alışkanlık olup,kişiliğin bir parçası haline gelir. Bu nedenle hayatımız hep hedef ve planlarla dolu ama sonuçsuzdur. Şu an bu yazıyı okuduğunuz anda bile düşünün .

HAYATTA NELERİ ERTELİYORUM,BUNLAR BENİM İÇİN NE KADAR ÖNEMLİ,ORTAYA KOYDUĞUM NEDENLER GERÇEKTEN AŞILAMAYACAK KADAR BÜYÜK MÜ?

Ertelemek sadece hedefleri ve eylemleri ertelemek değil, yaşamı ve yaşamayı ertelemektir. Oysa dönüp baktığımızda ne kadar olumsuzluk yaşadık, nelere boş yere tahammül ettik, neler için sabır ediyor sanıp taviz verdik.. Ve sanırım bunları okuduktan sonra da düşünüp eyleme geçemez isek yine bir erteleme kaçınılmaz olacaktır. Batılı ülkelerde insanlar, çok defa denemelerde bulunup, her aldığı olumsuz sonuçtan yeni bir yöntem geliştirmiş, aldığı olumlu sonuçlar ile de daha büyük adımlar atmışlardır. Çünkü o insanlar ki, hayatı birilerinin öngördüğü gibi değil kendi istedikleri gibi yaşamayı hedeflemişlerdir. En büyük işadamları, düşünüler bile defalarca denemeler yapmış, istedikleri sonuçları alamasalar da her defasında yeni bir plan ile yola devam edip bugün insanlığa örnek olmuşlardır.

Bir örnek.: Henry Ford: Otomobil geçici bir moda.. Otomotiv sektörünün kurucusu Henry Ford, 1903 yılında bankaya kredi talebinde bulunmuş; ancak ret cevabı almış. Müdüre, “Nasıl böyle büyük bir projeyi geri çevirebilirsiniz?” deyince, banka müdürü, “Otomobil ancak geçici bir moda olabilir.” cevabını vermiş. Ford ise bunun üzerine, “Bir gün yollarda at arabalarının yerini otomobil alacak.” demiş. Hedefine ulaşmak için beş kez iflas eden Ford, sayısız engelle de karşılaşmış.

Çocukluğumuzda bile “ bu çocuktan birşey olmaz” gibi çok söz duymuşuzdur. Aslında duymamız gerken “ denemeden bırakma “ olmalıydı. B nedenle ülkemizde de ilk adımı atmak ,değişmek daha zor ve kırılgandır. Hatta değişimin olmayacağına bu toplum o kadar inanmıştır ki “ yedisinde ne ise yetmişinde odur “ denilerek değişimin mümkün olmayacağını telkin etmişlerdir.
Yine kendimizi ve yaşamımızdaki her hangi bir bölümü değiştirmek için en büyük engellerden biri de öğrenilmiş çaresizliktir. Öğrenilmiş çaresizliği önce tanımlamamız lazım : geçmişteki acı deneyimlerden çıkarılan olumsuz şartlanmaların bugünkü davranışları belirlemesidir. Daha önceki denemelerde karşılaşılan başarısız sonuçların bugüne olumsuzluklar yaratması ve kendini sınırlayacak şekilde yanlış yorumlamalar yapmaktır.

İki örnekle açıklamak istiyorum.

FİLLER
Hindistan da yavru filler yakalanıp büyükçe bir ağaca ayağından bağlanır. Fil ne kadar uğraşsa da bu ağaçtan ayağını kurtaramaz.sonunda vazgeçer. Yeteri kadar büyüdüğü vakit fil bu ağaçtan çözülür, ama ayağına taşıyabileceği kadar bir ağaç parçası bağlanır. Ayağında o ağacı gördükçe hala kaçamayacağı bir durumda sanır kendisini. İnsanlar tarafından kaçmayacağından emin olunarak rahatça kullanılır.

KARTAL YAVRUSU
Kartal yavrusu, bir vesileyle civcivlerin arasına düşmüş. Civciv olduğunu zannederek civcivler gibi yürürmüş. Civcivler gibi yeri gagalayıp yiyecek arıyormuş. Bir gün havada bir kartal görmüş.
· Muhteşem bir kuş bu ya. Ne kadar yükseklerden uçuyor. Keşke bende onun gibi olabilsem. Onun gibi yükseklerden süzülerek uçabilsem. Diye söylenirken. Yanındaki civcivler demiş ki:
· Bak biz civciviz, o ise kartal. Boşuna hayallere kapılma. Onun gibi yükseklerden uçamazsın.
Kartal yavrusu çok üzülmüş. Çünkü kendisinin de bir kartal olduğunu bilmiyormuş. Birilerinin ona kartal olduğunu söylemesi ve onu buna inandırması gerekiyormuş. Ama söyleyen olmayınca hayatının sonuna kadar civcivler arasında yaşamış.

İşte öğrenilmiş çaresizlik budur. Toplumun bize telkin ettiği, bizim denemekten çekindiğimiz, planladığımızda bile çevremizdekilerin hemen önümüze hep olumsuz sonuçları koyduğu, bizi korumak adı altında işkenceye, taviz vermeye, pişmanlığa ittiği bir durumdur.
Yaşadığımız toplumda negatif fikirlere, bizim engelleyecek önerilere kapalı olmalıyız.

Depresyona giren danışanlarımda gördüğüm en büyük nedenlerden biri de olaylara yeri ve zamanında tepki vermemek, zamanında gereken kararları almamak ve adımları atmamaktır. Bunun nedeni olarak da hep birilerini ve çevreyi suçlamak.Oysa kendimizi oyalamayalım, kişi her yaşta bir değişiklik yaratabilir. Yapılan her değişim ise bizim değerli ve güçlü olduğumuzu bize kabul ettirir.

Hazır 2009’a girmiş iken yenilikler yapmamız, hayatımıza yön vermemiz, yeni bir ben olabilmemiz için her şey hazır. Hani hep erteleriz . Pazartesi olsun başlayacağım,ayın bir olsun, bayramdan sonra, tatil dönüşü… işte yeni bir yıla başlarken ilk yapmamız gereken ertleme alışkanlığımızı atıp planları fikirleri eyleme dökmektir. Gerekirse bir psikologdan, bir yaşam koçundan da destek almak gerekir.

Kısacası YENİ BİR BEN OLMAK ADINA yapmamız gereken bir yol haritası çizmektir. Eylem aşamasını planladığımız andan itibaren bocalamayan, nerede ne yapacağını bilen,önüne çıkacak engelleri hesaplayan ve çözüm hazırlayan birer kendini değerli gören bireyler olabiliriz.aşağıda örnek bir yol haritasından bahsedeceğim. Bunu kendimize göre düzenleyebiliriz.

YOL HARİTASI

1.problemi tanımlamak:
2.hedefimiz
3.zaman dilimi
4.önümüze çıkabilecek engeller
5.bu engeller için geliştirdiğimiz çözümler
6.bizi destekleyen etmenler
7.bizi neler motive edecek
8.değişimi nasıl göreceğiz ve hissedeceğiz
9.sonuç
10. eksik kalan kısımlar için değerlendirme ve yeni alternatifler

Şimdi örnekler üzerinden devam edelim. Yaşamımızın bir alanında değişiklik yapmak istiyoruz. Öncelikle ;


Şuan ki durumumuzu tanımlamamız gerekir. Neler yaşıyoruz, duygular, rahatsız olduğumuz noktalar, değiştirmek istediğimiz yaşamsal kısımları.. vb. gibi durumları fark etmeliyiz. Neyi değiştirmek istiyoruz?, bizi mutsuz eden şey-şeyler nelerdir?
Hedefimiz . bu değişim sonunda neye ulaşmak istiyoruz? Yani ulaşmak istediğimiz yeni durum nedir?hedefimiz ne kadar açık ve net olursa o kadar kararlı ve düz bir yoldan yürürüz. Burada esas olan hayatımızla ilgili her şeyi birden değil, kısım kısım veya tek tek ele alarak ilerlemektir hedef noktasında eğer ne aradığımızı biliyorsak, her bulduğumuzun aradığımız olmadığı biliriz.
Bu hedefe ulaşmak için kendimize bir zaman belirlemeliyiz. Ne kadar zamanda başarmalıyım?,zamanın hangi diliminde neleri yapmalıyım gibi, zamanı da planlamalıyız.yani kısaca adımı atıp akışına bırakmamalıyız.
Hedefi netleştirdikten sonra şimdi bu hedefe ulaşmada bizi neler engeller, önümüze ne gibi engeller çıkar?bunları tespit etmeliyiz. Belirlediğimiz hedefe uygun olarak ,aşamalarda önümüze çıkacak engeller,bizim motivasyonumuzu kıracak,caydırmaya çalışacak zorlamalar ve engelleri tek tek belirlemeliyiz. Tabi bunun yanında hesaplanmayan ama yol haritasında ilerledikçe önümüze planlamadığımız engellerde çıkabilir. Bu durumda ise yine doğru bir planlama ile sürprizleri minimize etmiş oluyoruz.
Engelleri tespit ettikten sonra bu engelleri aşmak için çözüm önerileri ve alternatifler geliştirmeliyiz ve hazırlamalıyız.
Desteklerimiz: Hedefe ulaşmak için ne gibi desteklerimiz var? Bize destek olacak birimler, kişiler, destek konuları ve nitel ver niceliksel olarak planlamalıyız.

Şimdi ise bu süreçte bizi motive edecek unsurları ortaya koymalıyız. Sonucu hayal etmek, şuanda yaşanılan negatif durumun bitmesi, hedefin gerçekleşmesi gibi düşünceler ve canlandırmalar bizi motive edecektir.

Peki yeni bir ben olmak adına ve hedefe ulaşmak adına değişiklikleri nasıl fark edeceğiz.? Bunları da tek tek yazmalı ve tespit etmeliyiz. Kendimi iyi hissedersem, işlerim düzelirse, ilişkimde sorunlar azalmaya başlarsa gibi

Sonuca gelindiğinde istediğimiz noktaya ulaştık mı ? neleri değiştirdik, neler eksik kaldı.?

Sonuçtan sonra ise bir değerlendirme yaparak, istediğimiz hedefe ulaştık mı,ne kadar değişim oldu,yeterli mi? Nerelerde aksaklıklar oldu gibi değerlendirmeler ile son gözden geçirmeyi yaparız.

Eğer hedefimizde aksaklıklar olduysa yada yetersiz hedefe ulaşım oldu ise aksaklıkların giderilmesi için ara planlar yapabiliriz.

Görüldüğü gibi bir yol haritamız var ise hedefe ulaşmak için çok fazla bir şeyler yapmaya gerek yok. Yeni bir yaşam haritasında ve yeni bir ben olma yolunda başarılar.
randevu iletişim:
0216 371 33 83

Doğru eş nasıl bulunur?

İyi yürüyen evliliklerin sırrı bu cevapta saklı..




ZIT karakterler misiniz, yoksa birbirini tamamladıkları düşünülen çiftlerden mi? Belki de benzerliklerinizdir sizi bir arada tutan ve yaşamınızı kolaylaştıran. Aile Danışmanı Serhat Yabancı, evliliklerdeki eş seçimlerinde genel kabul gören teorilerin arasında 3 temel kriter bulunduğunu söylüyor: “Tamamlayıcılık, benzerlik ve zıtlık ilkesi.



ZIT TERCİH SEÇİMİ


Bu 3 kriterden “zıtlık ilkesi” yaşamını merak, heyecan ve farklılık üzerine kuran kişilerin tercihi olarak biliniyor. Tarafların depresyonda olmalarının eş seçiminde zıt tercihler yapmalarının da büyük etkisi bulunuyor. Türkiye’de en az rastlanan evliliklerin bu tip evlilikler olduğu belirtiliyor.



TAMAMLAYICI SEÇİM



Tamamlayıcılık ilkesinde ise kişi, eş seçiminde tercihini kendisinde olmayan vasıflara sahip adaydan yana kullanıyor. Bu, evliliklerde bütün olabilmek ve gerekli adımları
atmak adına doğru seçim olarak değerlendiriliyor. Bununla birlikte bu tip evlilik yapmak da her zaman yeterli olmuyor ve tamamlandığı düşünülen yönlerde eksiklikler
çıkabiliyor. Serhat Yabancı, toplumumuzdaki “mantık evlilikleri”nin bunun bir örneği olduğunu söylüyor.



BENZERİNİ SEÇMEK



Kişinin kendi kültürüne, inancına, eğitim ve ekonomik düzeyine uygun adayla evlenmesi, özellikle Türkler arasında herkes tarafından desteklenen bir seçim olarak görülüyor.


Bu açıdan benzerlik ilkesi, toplumumuzda rastlanan en uygun evlilik çeşidi olarak dikkat çekiyor. Adayların meslekleri, doğup büyüdükleri topraklar, düşünce yapıları, hatta boylarının denkliği bile beraberinde destekleyici bakış açılarını getiriyor. Büyükler, damadın veya gelinin kültürel benzerliği, aile yapısı ve mesleğiyle ilgilenirken, yaşıtları, daha çok estetik uygunluk, boy uyumu ve tarafların birbirine gösterdiği ilgiye odaklanıyor. Bu tavırlar ilişkinin evliliğe gitmesini hızlandırıyor.
Aile Danışmanı Serhat Yabancı, ülkemizde yapılan evliliklerin tamamlayıcılık ve en çok da benzerlik ilkeleri üzerine gerçekleştiğini söylüyor.



Evleneceğimiz kişiyi kafamızda tasarlarız...



“Aslında hepimiz evlilik tercihimizi yaparken zihnimizde bir eş profiliyle gezeriz” diyen Aile Danışmanı Serhat Yabancı, yaşadığımız aşkların anlatıldığı gibi rasgele olmadığını söylüyor. Yabancı’nın belirttiğine göre “yıldırım aşklarda bile zihnimizde âşık olduğumuz kişinin bir görüntüsü var.” Serhat Yabancı, bunun her insanın evleneceği kişiyi kafasında kısmen de olsa tasarladığını gösterdiğine dikkat çekiyor.



YANLIŞ NEREDE?



Yanlış evliliklerin oranının bu kadar yüksek olmasının altında o dönemdeki ruh halleri ile günün şartlarına ve duygularına yenik düşülmesinin yattığını söyleyen Serhat Yabancı, “uyumsuz çiftlerin evliliklerinin devam etmeme nedenini, sorunların evlilik sonrası çözüleceğine dair duyulan yanlış inanca bağlıyor.



Akıllı kadın, sizi anlayacak kadın



Erkeklerin güzel kadınla evlenmeyi tercih edip, akıllı kadından ürkmelerinin nedeninin geleneksel düşünce yapılarından kaynaklandığını söyleyen Serhat Yabancı, “Oysa akıllı kadın, sizi kontrol edecek kadın değil, sizi anlayacak, oturup konuşacak ve sorunları muhakeme edecek kadın demektir” diyor.

Mutlu Evlilik ve İlişki İçin Ne Yapmalıyız ?

Evlilik ve ilişki, her şeyden önce yeni bir süreçtir. İlk konuşulması gereken konu, bu yeni süreci kabullenmektir. Evliliğin ilk yıllarında yaşanan sorunların başında ; işbölümü, uyum süreci, bekarlıktan, evliliğe geçişi kabul edememek ve kendi hayal ettiği evliliği yaşayacağı beklentisidir.


Evliliğin ilk 2 yılında olası yaşanabilecek sorunlar:


İş bölümü sorunu
Sosyal yaşam ortaklığı
Duygusal- cinsel uyum ve beklenti sorunu
Ekonomik harcamalar sorunu
Tarafların ailelerine ilişkilerinde mesafe sorunu
Hayal ettiği evliliği yaşayamama. (reel yaşam geçiş)
Çocuk sahibi olma-olmama sorunu
Güvenmek- emin olmak sorunu
Doğru insan mı ? kaygısı ve acabalar


Genel olarak bakıldığında, evlilik ilk 2 yılı uyum dönemidir. Burada önerim evliliğin ilk 2 yılı mümkün olduğunca emek verilmeli, bu süre gerekirse 3 yıla da uzatılmalıdır. Bu ilk evrede boşanmaktan ayrılmaktan söz edilmemeli, bu kelimeler her farklılıkta kullanılacak kadar basite indirgenmemelidir.


Evliliğin ilk evresinde gereken emek verilmeden boşanma kararı alınmamalıdır.bu hassas süreç emek- iletişim- paylaşım ve karşılıklı çözüm inancı ile aşılır.


Çiftler, ilk yıllarda tüm evlilere olduğu gibi yaşanan sorunları sadece kendilerinin yaşadığını zanneder. Böyle olunca da “ eşim doğru insan mı?” sorusu ile evliliğini sorgularlar. Unutulmamalıdır ki bu soruyu evliliğin ilk yıllarında sormayan yoktur.


Aslında ilk evreyi sağlıklı geçiren, binanın temelini sağlam atmak gibidir. Çünkü bu dönemde çözülmeyen sorunlar ilerleyerek kronikleşir. Sonrasında ise eşinizin öksürüğü bile sizi rahatsız edebilir.çünkü nedeni öksürük değil birikmiş çözümsüzlüklerdir.


Öneriler:


Evliliğin ilk evresinde ayakkabınızı çıkarıp eve girdiğinizde bekarlıktan getirdiğimiz ön yargıları bir kenara bırakarak adım atmalısınız.
Bu dönemde sorunların birer tanıma ve iş bölümünden kaynaklandığını bilmeliyiz.
Sorunu evlilikten değil, sorunu bu evliliğe emek vermeden yürütmeye çalışma fikrinden kaynaklandığını bilmeliyiz.
Sorunlar, suçlayıcı ve eleştirici olmayan bir üslup ile net olarak, diğer olaylar ile bağlantı kurulmadan ifade edilmelidir. Unutulmamalıdır ki evlilik bir işbölümü ve iletişim sanatıdır.
Problemler konuşurken, ben dilini kullanmalıyız. Neden sonuç ilişkisi şeklinde olmalıdır. (Örnek : x işinde bana yardım etmediğin için kendimi çok yalnız hissediyorum)
Parasal konularda eşinize net olun. Kısa süreli sorunları bile onunla paylaşın. Geçer diye gizlemeyin. Ortaya çıkarsa bir güven kaybı yaşanır.
Geçmiş yaşamınıza karşı çok net durun. Eski arkadaşlarınızın evliliğinize tehlike olması, sizin verdiğiniz izine bağlıdır.
Bekarlık dönemindeki arkadaşlarınız ile ilişkilerinizde eşiniz ile beraber karar almalısınız.eşiniz tüm arkadaşlarınızı sevmek ve sizin karar samimi olmak zorunda değil.
Cinsel paylaşım konusunda, yaşanan sorunu güç ve ego ile özdeşleştirmeyin. Bunlar olağandır. Bir durumun sorun olabilmesi için sürekli be sık olması lazım. O halde anlık ve küçük sorunlar hastalık olarak görmeyin.
Ortak mekanlar konusunda birbirinizin beklentilerini ciddiye alın. Her zaman sizin istediğiniz yere gidilmesi zamanla eşinizin hem o etkinliğe hem de size öfkesinin oluşmasına neden olur.

EVLİLİK TEKNESİ


Evlilikler tekne gibidir. Bu teknenin 2 küreği vardır. Her eş kendi küreğini çekmek zorundadır.kürekler, belli oranda çekilmediği zaman teknenin yol alması( evliliğin yürümesi) mümkün değildir. Eğer sadece bir eş devamlı küreği çekerse tekne küreği çekenin yönüne kendi ekseninde döner. Bu demek oluyor ki bir evliliği tek taraflı yürütmek, küreği çekenin başını döndürür.


Sağlıklı bir evlilikte eşler belli oranda küreklerini çekmek zorundadırlar. Aksi taktirde evlilik hedeflerine ulaşmak imkansızlaşır.


Eğer evlilik gitmiyorsa sorun evlilikte( teknede) değil, kürek çekmemektedir. Bu durumda tekneyi değiştirmek ( yeni eş veya partner yapmak) sonucu değiştirmez. Sorumluluğunu yapmayan bir eş, her ilişkide aynı veya benzer sorunları yaşar.


O halde uyum ve emek üzerine kurulmayan tüm ilişkiler ve evlilikler bitmeye yakındır.




EVLİLİKTE PATİNAJ


Bazı evliliklerde kronikleşmiş sorunlar vardır. Özellikle ilişkinin başından beri devam eden ama çoğu zaman dokunulmayan konular olabilir. Bu sorunlar, günlük yeni sorunlar ile temas ettiğinde, günlük küçük sorunları daha da büyütür. Çocuğu okula bırakma konusu bazen boşanma nedeni olabilir. Asıl olan çocuğu okula bırakmak değil, çocuğun bir eşin ısrarıyla olmasıdır. Görüldüğü üzere günlük sorunlara değil, altında ve etken sorunlara bakmak daha doğru olacaktır.


Evlilikte patinaja bakıldığında, arabanın kumda ya da buzda patinaj yapması ile çiftlerin yılların aynı sorunu tartışması ve sonuca ulaşamaması bir arabanın patinajı gibidir. Evliliği bir araba olarak düşünürsek, aynı sorunu devamlı konuşmak sorunu çözmez. Konuşmak, çözmek değildir. Bu tip durumlarda aynı konuşmaları defalarca yapmak, umutsuzluğu,öfkeyi, mutsuzluğu arttırır. Eğer aynı yöntemleri deniyorsanız sonuç hep aynı olacaktır. Demek ki önce konuşma yöntemini, içeriğini,şeklini ve amacı değiştirmek gerekir.


Evlilik patinajında sorun çözmek, arabayı patinajdan kurtarmaya benzer. Eğer arabayı patinaja almışsanız, gaz vermeniz, işe yaramaz. Yani devamlı sorunu gündeme getirmek hep tartışmak patinajdaki arabaya gaz vermeye benzer. Patinajdaki arabaya gaz vermek, arabayı yorar. Bu durumda ilişkinizdeki sorunu çözme yöntemi yanlış ise, arabanın modeli, şoförün bir önemi yoktur. Yani evliliğinizi bitirseniz de partnerinizi değiştirseniz de sonuç değişmez.


Patinajdaki evlilikler için ilk yöntem konuşmayı kesmektir. sonrasında 2 tarafın beklentilerini somut olarak yazması ve uzlaşma sağlamaktır. Son aşamada ise bir uzman desteği almaktır.


EVLİLİK İLETİŞİMDİR


İletişim ile her sorunun aşılacağı inancı evlilikte çözüm yoludur. İletişim ile , rahatsız olduğumuz şeyleri, beklentilerimizi, isteklerimizi net ifade ederek önce kendimizi partnerimize tanıtırız.
Mutlu evliliklerin temeli; konuşabilmek, sorumluluk almak, paylaşımda bulunmaktır. Konuşmak için zaman, mekan ve uygun üslup lazım.


Sorumluluk için ; istekli olmak, iş bölümü yapmak ve bunun bir evlilik kuralı olduğunu kabul etmek gerekir.


Paylaşım için ise,ortak etkinlikler yapmak, farklı planları denemek ve üretkenliğe açık olmak .



ÖNERİLER:
· Evlilik öncesi süreçte yaşanılan olayların evliliğe sarkması, evliliğe sorunla başlanması olduğu için, netleşmeyen tüm sorunları evlenmeden cevaplandırın ve konuşun.
· Evlilik için süre önemli değildir.önemli olan geçen sürede neler konuşuldu, neler netleşti neler oturdu? Bu nedenle evlilik öncesi tüm “ACABALARINIZI” cevaplandırmalısınız.
· Evlilikte yaşanan küçük sorunlardan dolayı hemen umutsuzluğa düşmemek gerekir. Evlilik emek ve zaman ister. Zamanla ve ifade etmekle sorunların azalması ve uyumun artması kaçınılmazdır.
· Unutulmamalıdır ki sağlıklı her insan evlilik yapabilir. Bu konuda esas sorun nasıl yürütüleceğidir. Sağlıklı olarak yürütmek için ise,ortak hareket etmek ve evliliğin 2 kişilik olduğunu kabul ederek başlamak gerekir.
· Evlilikte yaşanan cinsel sorunlar için durumu değerlendirirken ayıplanma veya utanma ile değil, kişiliğinizi dışından tutarak değerlendirmek gerekir.
· Kültürel sorunlar için ortak noktalar ve paylaşımlar üretilmelidir.
· Eşler bilgili ve tecrübeli oldukları alanlarda sürükleyici ve önder olmalı, bu durum eşler arasında güç çatışması değil,üreticilik olarak algılanmalıdır.
· Eşlerin en hassas noktaları arkadaşlarına ve akrabalarına nasıl davrandığınızdır.Eşinizin arkadaşlarına, akrabalarına saygı temelli davranmalısınız. Saygı zorunlu sevgi ise tercihtir.
· Eşinize duygularınızı ifade etmeyi bir alışkanlık haline getirmekten kaçınmamalısınız. İfade edilmeyen duygular, söylenmedikçe zamanla söylenmesi daha ağır ve zor gelir.
· Evliliği yaşarken anne-babanızın evliliğinden yola çıkarak yürütmeyin.annenizin tavırlarına eşinizden beklemeyin. Babanız gibi bir eş ise hayal etmeyin.
randevu iletişim: 0216 371 33 83 053487476 22

Salı

İlişkiler Açısından Partnerini Tanımak ve Kimden Elektrik Alacağını Bilmek Mümkün mü ?

Hayatımızda en önemli iki tercih olan eş ve iş seçimi, tüm yaşamımızın büyük bir alanını teşkil eder. Özellikle hayata bakış açımız, hayattan beklentilerimiz,idealize ettiğimiz ilişki şeklinden yola çıkarak eş adayını veya partneri seçmek isteriz. Tüm seçimler, yaşanmamışları yaşamak hayaline göre yapıldığını düşünürsek, partnerimizi de ideallerimize, ve geleceğimize göre planlamalıyız. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, geçmiş ilişki tecrübelerinin bizi ne kadar yönlendireceği ve etkileyeceğidir.Eğer tüm ilişkilerinizde hep aynı sonuçları yaşadıysanız;



1. Seçim kriterlerinizde sıkıntı var. Size uymayan bir tercihi kovalamaktasınız.Bunu biraz açalım. Eş veya partner seçimi kriterleri doğumumuzdan itibaren sosyal öğrenme ve eğitim ile şekillenir. Gerek büyüdüğünüz çevre, gerek se aldğınız eğitim ile kafanızda eş modeliniz oluşmaya başlar. Kariyerli olsun, zengin olsun, boyu,kilosu,ailesi, vs… tüm nitelikler yaşamınızın kazanımları sonucu oluşur. Burada esas sorun, önce ne aradığınızı bilmeden önce kendinizi bilmenizdir. Kendini bilen kişi, her bulduğunun aradığı olmadığını bilir. Eğer, siz kendilik değeriniz hakkında gerçek veya gerçeğe yakın bir içgörüye sahip iseniz kendinize uygun bir partneri bulmanız kolay ve kısa sürecektir.


Partner bulmakta yaşanan düşünsel sorunlar:


1.eşi üzerinden prim yapmak

2.varoluşunu kanıtlamak üzere, kendinden üstün veya çevresinin özendirildiği birini aramak


3.evliliği veya ilişkiyi bir iyileşme olarak görmek ve eşinin kendisini tedavi edeceğini düşünmek.


4.ailesinin övgüsü ve onaylanma ihtiyacı ve reddedilme kaygısı ile anne veya babasının sesiyle hareket etmek.


5.aşırı şişmiş ego ile kendisini uygun olmayan aday için uygunmuş sanmak


6.yoğun narsist algı ile kendisinden farklı, zıt üstün veya düşük dikey ilişkilerde başarıyla çıkacağını sanmak Aslında bu seçenekleri arttırmak mümkün.zira, esas olan şudur ki, tercihler düşünceden başlayıp kalbe doğru yol alır.


Yani evlenmeden veya ilişkimiz olmadan önce şekli ve sınırları kafamızda çizilmiştir. O nedenle aşık olacağımız kişiyi önceden biliriz. Bu durum ise yıldırım aşklarının,çarpılmaların da yanlış bilinmesini gösterecektir. Aslında kimseye çarpılmıyoruz. Biz zaten çarpıldığımız (etkilendiğimiz) kişiyi düşüncelerimizde yaşatıyorduk.


O ideaya en yakın olanı gördük ve “işte bu” dedik. Yani kime aşık oluyoruz? Evet yani yıllarca üzerine kafa yorduğumuz,hayal ettiğimiz kafamızda tasarladığımız birine aşık oluyoruz ve o bilinen biri. Sadece kim olduğu belli değildi. Bazen “ben herkese aşık olabilirim simitçi, memur, şöfor, başbakan  gibi söylemler duyarız. Bunu söyleyen bir arkadaşımın 10 yıldır simitçiye aşık olmasını beklediğimi de söylemek isterim. O halde önümüze gelen herkesten elektrik almayız.


Sadece zihnimizdeki protipe uygun olana benzeyenden benzerlik oranına kadar etkileniriz. Tercihlerimizin doğruluğu konusunda ise, yukarıdaki maddelerden de anlaşılacağı üzere, eğer eşinizi seçerken çevresel etmenler ve çevreye mesaj verme amaçlı bir düşünse sizi hareket ediyor ise bu evliliğinizin sıkıcı gitmesinin nedenlerinden biri olabilir. Çünkü; diyelim ki, evlendiniz. Herkes sizi onayladı tebrik etti. Ee sonra??? O sosyal destek evliliğinizin yürümesine de destek olacak mı? Sadece süreyi uzatır ama bitme sonucunu değiştirmez. Yani toplumun beğenisi için yapılacak bir evlilik,birazcık  bencillik içerir. Diğer yanlış tercih düşüncelerine baktığımızda, varoluşunu tamamlamak ve kendini gerçekleştirmek amaçlıdır.tamamlayıcı tercih bir seçim nedenidir ve onaylarım fakat esas olan sadece tamamladığı için tercih edilmemesidir. Sizi sırf tamamlar diye, zengin, iyi mesleği olan, yaşam-düşünce tarzı farklı biriyle evlenmeniz sizi mutlu etmez.


Sadece kendinizi bir süreliğine güçlü hissetmenize neden olur. Fakat sadece eşinizin zengin, boylu, kariyerli olması belki de yarım asrı geçecek bir evlilik için yeterli olmaz. 2.aynı yöntemleri kullandıkça,aynı sonuçlardan kaçamazsınız. İlişkilerde başarısızlık söylenecek en güzel söz; aynı yöntemlerle farklı sonuç alacağını ummanın delilik olduğunu söyleyen Einstein in sözüdür. Defalarca evlenmek, partner değiştirmek,suçu başkasında bulmak bu sözün yansımasıdır. Kişi devamlı aynı sonuçları yaşıyor ise, ya aradığı kriter yanlış ya yöntemi yanlış, ya psikolojik yapısının farkında değil ya da bu durum ile varoluşunu tamamlar. Yukarıda belirttiğimiz gibi esas olan kendimizi tanıdıktan sonra “ben”in ne istediğini keşfetmektir. “ben” tanıyan biri, onun isteğini de bilir.. geriye sadece nasıl yapacağını öğrenmek kalır. Ne istediğinizi bilmediğiniz sürece, nasıl yapacağınızı bilmenizin bir anlamı yoktur. Eğer bulduğunuz (ya da sanıyorsunuz) kişi size uymuyor ise ilk yaşayacağınız yoğun bir şekilde onu değiştirmeye ve eleştirmeye çalışmaktır. Yoğun değiştirme eleştirme çabasının altında 3 şey yatar. Ya uygunsuzluk, ya mükemmelliyetçilik ya da hafif narsizmin verdiği bencilliktir. Size uymaması eleştirmekle uyumlu hale gelmez. Velev ki yılardır eleştirdiğiniz partnerinizin A özelliği ne kadar değişmiştir? Eleştirmek veya onu suçlamak hem ilişkiyi yıpratır, hem size karşı nefret ve inat yaratır hem de, onun sanki bilerek değişmediğini düşünmenize buna bağlı olarak da öfkelenmenize saldırgan olmanıza neden olur. O halde ilişkilerde eleştirmekten çok karşılıklı uzlaşma ile çözüm aranmalıdır. Aynen şöyle: Bir araç aldığınızda satıcı 1000 lira ister siz ise 800 lira verirseniz her iki tarafın 100 liralık vazgeçişi ile 900 lirada uzlaşma sağlanır..



İlişkilerde de olaya bu örnek ile bakılması çözümü kolaylaştırır. Ama siz satıcıya, senin aracın, kötü, kirli, bakımsız, sigara içilmiş vss… derseniz o ise size, tepki gösterecek ve bu fırsatı tümden kaçırmış olacaksınız. Çünkü araç sahibine yapacağınız eleştiriler aracın fiyatını düşürmeyecek aksine, satıcının size rest çekmesine neden olacaktır.



İlişki bir uzlaşma ise size en yakın en benzer, en uyumlu olan ile daha az pazarlı yapacağınız için ilişkinizin en güzel yıllarını pazarlık e uzlaşma yapmak yerine mutlu paylaşımlar ile geçireceksiniz. Ve ilişkinizin kimyası azalsa da antropolojisi sağlam olduğu için kolay yıkılmayacaktır. Yine ilişkide aşırı eleştiri bir mükemmeliyetçilik dedik. Mükemmeliyetçilik bazen takıntı sıkıntısının da bir yansıması olabilmektedir. O zaman bir uzmana gidene kadar sorunun eşinizde olduğunu sanarsınız. Taa ki uzman size “efendim siz takıntı veya mükemmeliyetçi bir kişilik özelliğine sahipsiniz” diyene kadar. İşte o zaman da BEN in yeni bir özelliğini daha keşfedersiniz.



Eleştirideki narsizme ise sonraki yazımda değineceğim. Bazen partner adayımızı (ya da aşık olduğumuz sandığımız) kişiyi çok ama çok isteriz. O olsun ne olursa olsun deriz. Aslında birini çok fazla istemek ego tatmini veya estetik bir beğeninin ötesine geçemez. Zaten kişisel görüşüm: insan bilmediği tanımadığı birine aşık olamaz ve sevemez. Bu kendi hayaliyle flört ve fantezisidir. Daha yalnızlık, yoğun duygusallık, çaresizlik,ergenlik girişi veya mutsuz dönemde insanlar aşırı bir istek veya tanımadığına ( platonik)aşk veya arzulama yaşar. O halde bilmediğiniz tanımadığınız birine aşık olmak mümkün değildir. Bunun adı aşk da değildir. Bu sağlıksız bir sürecin olduğunun göstergesidir.



Çözüm sevgili bulmak yerine probleminin çözümüne yönelmek ya da uzmana gitmektir. İlişkinin gidişatını da doğru analiz etmeliyiz. Mesela ilişkinin başında gösterilen yoğun ilgi bazen bir sevginin göstergesi değil, bir tanıma isteğinin motivasyonudur. Sonradan ilginin azalması mantıklıdır. Uyum ve benzerliğin azlığını gördükçe ilgi azalması olabilmektedir Ayrıca ilişkide her yaptığını doğru ve mantıklı görmek bir üstünlük psikozudur. Yani üstün olmasından çok sanmasıdır. Böyle düşünen kişinin kendilik algısı bozulmuştur.üstün değil, üstün olduğunu sanar. Bu tip bireylerde yapılacak en büyük hata onun eksikleri ile veya psikozu ile yüzleştirmektir. O nedenle aşamalı bir sistem kurulmalıdır. Son olarak kişi ilişkide hangi özelliğini ön plana çıkarır ise o özelliği daha çok sömürülür. Kişi ise bu özelliğini ilişkide daha çok kullanmak zorunda kalır. Mesela paranızı ön planda tutuyor iseniz ,paranız daha çok sömürülür ve daha çok para kullanmak, güzelliğinizi veya fiziğinizi ön planda tutarsanız onu en çok kullanmak zorunda kalırsınız. Yani ön planda tuttuğunuz vasfınız, aslında riske attığınız vasfınızdır. İlişkinin benzinidir. Vasfınızın devamlı güçlü kalabilmesi gerekir ki ilişki yürüsün.
216 371 33 83 serhataybanci@hotmail.com


kadıköy-iSTANBUL

Perşembe

BİLGİSAYAR VE İNTERNET BAĞIMLILIĞININ PSİKO-SOSYAL ETKİLERİ

Bağımlı kişinin özellikleri;
*giderek artan PC kullanımı PC kullanma da kendini kontrol edememe,
*sorunlardan kaçmak için PC düğmesini kurtuluş gibi görme,
*PC kullanımı için aile veya çevreye yalan söyleme,
*PC nin sınırsız kullanımından dolayı iş,eğitim gelişim gibi alanlardan yoksun kalma,fırsatları kaçırma PC olmadığı zaman kendini gergin ve huzursuz hissetme gibi surumlar görülmektedir.
Yapılan araştırmalarda,sosyal iletişimi az, kendini yeterince kanıtlayamamış,kendini ifade edemeyen kişilerin Internet veya BİLGİSAYAR bağımlılığı daha yüksek olup,bağımlılığa daha meyilli oldukları da söylenebilir. bunun yanında kişisel sorunlar, depresyon, dışlanma,haksızlığa uğrama,kendini değersiz hissetme gibi düşünce ve benlik algıları da bağımlılığa neden olmaktadır. Bunun yanında kişiler bazen, reel hayatta alamadıkları ilgi,sevgi,saygıyı sanalda alarak kendilerini avutup benlik saygınlıklarını korumaya çalışmaktadırlar. Bir nevi savunması halini de alant bilgisayar ve internet bağımlılığı zamanla kişinin sosyal,duygusal,hatta cinsel beklentilerini de karşılayan bir varlık haline dönüşmektedir.Her ne kadar sanal iletişim sosyalleştirip iletişimi arttırır görünse de gerçekte ise ,gerçek hayattan uzaklaştırma,gerçek hayata ayrılan zamanın en aza indirilmesine neden olup,asosyal yapmaktadır. Yine, Internet ve BİLGİSAYAR bağımlılığı incelendiğinde, kişi eğer varolan kimliğinden,ve sosyal-ekonomik konumundan memnun değilse olanı değil olması gerekeni (ideali) sanalda veya oyunlarda bulabiliyor. Çok güçlü bir savaşçı,çok zengin biri,uzun boylu biri,saygın biri gibi rollere girerek idealindeki tipolojiye yakınlaşarak kendini daha değerli ve önemli hisseder.Bu durum onun hayal aleminde yaşaması gibi bir şey olup,bilgisayar başına her oturduğunda gerçek kimliğini bulduğunu sanır. fakat sonuçta; kişilerde sanrısal bozukluk veya ileride paranoyak bozuklukların ortaya çıkması ise kaçınılmazdır..Özellikle tespitlerimde ,Internet kullananların çoğunluğunun sohbet odalarına daha sık girdiklerini gördüm. bunun nedeni aslında kişinin koşulsuz kabul arayışıdır. çünkü çevresi eğer bireyi hep eleştiren,kabul etmeyen bir çevre ise kişi buradan kaçıp, kendisini koşulsuz kabul eden,sanal çevreye yönelir.
Özellikle çocuklar ve ergenlerin gelişimi üzerinde olumsuz etkiye sahip olan internet ve bilgisayar oyunları ,psiko-sosyal gelişimleri olumsuz etkilemektedir.
Prof. Dr. Ömer Üre”ye göre ” Çocukların kendi aralarında kurduğu dostlukların kişilik gelişimi, sorunlarla mücadele ve çözümü tek başına bulabilme açısından başka hiçbir şeyle karşılaştırılamayacağını ifade eden Üre, “Anne-babalar, sokağa çıkmasını istemedikleri çocuklarını sosyal ilişkiden mahrum bırakarak bilgisayara ve yalnızlığa itiyor. Oysa çocuk iyi ve kötüyü tanımalı, kavga etmeli, küsmeli sonra barışmalı ve hayatta kendini bekleyen sorunlara karşı provasını yapmalıdır. Bu açıdan bakıldığında iletişimin yüz yüze olmaması, gerçek duyguların olmaması ve anlaşılamaması,iletişimin modellemesinin ve gelişimin engellenmesi nedeniyle belirli kullanım süresi dışında kullanımın zararları telafi edilememektedir.

Yine yapılan bir araştırmaya göre internet bağımlılığının ailelerin yapısına ve sosyal dokuya zarar verdiği tespit edilmiştir. ABD'de her üç boşanmanın birinde boşanma nedeni olarak İnternet bağımlılığı gösteriliyor. Birkaç yıldır çok sık kullanılır olan İnternet bağımlılığı, uluslararası bir çok araştırmaya konu oldu ülkemizde ise bağlanma ücretlerinin düşmesi, kampanyalar ve çocukların da ısrarlı talepleri nedeniyle internet (ADSL) kullanıcı sayısı beş milyonu aştı. Her 3 ayda bir yayınlanan rapora göre, 2005-2007 yılları arasında Avrupa'da abone sayısı 1 milyon ve üzerinde olan ülkeler içinde ADSL abonesi sayısı en hızlı artan ülke Türkiye oldu(chip).
Dr. Gültürk Köroğlu “na göre, Normal yaşamda ilişki kurmakta zorlananlara sanal dünyada ilişki kurmak daha kolay geliyor. Bu durum ise bir savunma mekanizması ve avuntu olarak kendini göstermektedir.

Artık evdeki Türk kadınları sadece kadın programlarına bağımlı değil,aynı zamanda da internete bağımlı hale gelmiştir. Gün boyu tanımadığı insanlarla iletişim kuran eşler, evde konuşacak-paylaşacak konu bulamayacaklardır.

Peki neler yapmalıyız? Internet ve oyun ortamının gerçek bir sanal olduğunu kabul etmeliyiz. *gerçek hayattaki ilişkilerimizi,yaşam tarzımı felsefemizi sorgulamalıyız.
* Internet olan bağımlılığımızın nedenleri yukarıdaki görüşlere bağlı olarak tespit etmeliyiz. *Sohbet odalarının aslında bazen bir maskeli balo olabileceğini düşünerek,güvenmek, adanmak açısından dikkatli olmalıyız.
*çocuklarımızın oynadığı oyunları,girdikleri siteleri bilmemiz ve onlara önleyici bilgiler vererek zarar görmelerini engellemeliyiz.
*sanalda bulduğumuz şeyin aradığımız şey olup olmayacağını mantıksal süreçler ile sorgulamalıyız.
*Internet kullanım süresini ihtiyaca göre ayarlamalıyız.günde en fazla 1 veya 2 saati geçmemesini öneririm.
Internet ve oyuna yönelmemek için farklı uğraşlar bulmalıyız. kitap okumak, spor yapmak,ev işleri ,arkadaşla beraber olmak, müzik dinlemek vs... gibi.. eğer Internet veya oyun bağımlılığınız var ise bu yazıyı okuduktan sonra ilk iş olarak kendinize
kullanım süresi ve günlük farklı uğraşlar listesi yapınız,
SERHAT YABANCI
psikolog -Danışman
* psikolojik danışmanlıkla ilgili soru ve merak ettikleriniz için, bana, serhatyabanci@hotmail.comadresinden ulaşabilirsiniz.

0216 371 33 83

Çarşamba

İLİŞKİ BAĞIMLILIĞI

Son zamanlarda ilişkilerde yaşanan en büyük sorunların başında gelen, ilişki bağımlılığı, hem bağımlıyı, hem de bağımlı kılınan kişiyi mutsuz eder. Bağımlılık, kişinin kontrol etmek istemesine rağmen, davranışlarını, duygularını ve düşüncelerini kontrol edememesi, kendisiyle çatışma yaşamasıdır.


Bağımlılığın temel düşüncelerinin başında, ilişkiye zarar gelecek kaygısı, terk edileceği ,endişesi, ilişkiyi istediği noktaya götüremeyeceği düşüncesi ve açılımları ile ilgili oluşturduğu senaryolardır.. bu kaygılar, ilişki boyunca, her defasında teste tabi tutulsa da, kişinin bağımlılığı&kaygısında bir azalma sadece anlık olarak yaşanmaktadır.
Kişi, bağımlılığın yarattığı “ o benim her şeyim, ben onsuz yapamam, onsuz olmayı, hayal edemiyorum” gibi rasyonel olmayan düşüncelerini yaşadığı ilişkinin bitmemesi adına devamlı kontrol ederek güvenirliğini sağladığını düşünür. Kontrol etme düşüncesinin temelinde aslında görüldüğü gibi çok ilgilenmek ya da Leyla-Mecnun aşkı yoktur. Yani çok seviyor gibi görünse de esasen bir kayıp korkusunun dışa vurumudur. Kişi, kaybetmemek adına, mükemmel sevgili olmak, her türlü beklentisini karşılamak,onun her anını doldurarak başkasına muhtaç olmamasını sağlamak ister. Aynı zamanda kaybetme kaygısının senarize olmaması için,parterini hem cinslerinden uzak tutmak ister. Sanki, biri onu her an aklını çeldirir diye düşünerek kendinden uzak tutmaz. Burada kişinin farkında olması gereken ilk nokta, ilişkideki davranışlarını doğru yorumlamaktır. Yani onu çok sevdiğini zannetmek ve onu çok özlemek , bazen farkında olmadan bir kaybetme kaygısının kendisidir. Kişi, bunun farkına varırsa, bu davranışlarını daha rahat kontrol etmektedir. Psikolojik olarak Kişi mutsuzluklarının nedenlerini bilirse, çözümü daha kolay olur.


Kişi, kendince çok seviyor, çok arıyor,ilgi gösteriyor ve karşılığını alamıyor. İlk bakışta ilgisiz bir partneri var diye düşünebilirsiniz, ama esas olan, bunu hangi dinamikler ile yaptığıdır. Burada bağımlılığın başka bir noktasına geleceğiz.


Bağımlılık kokan ilişkilerde izole bir ilişki yaşama şekli vardır. Çevre daralmış, çiftin baş başa geçirdiği zaman artmış, aileler ile iletişim azalmış, arkadaşlar ile ilişkiler azalmıştır.


Bağımlı ilişkilerde, ilişki bağımlılığı arttıracak şekilde ilerler.yani tarafların birbirine muhtaçlığı ,izole edilmeye bağlı olarak artmıştır. Bu durum, bireylerin birbirine olan mecburiyetlerini arttırır.bu durumlarda, bir taraftaki duygusal-düşünsel değişim, diğer tarafı direkt etkilemektedir. Yani bu kadar iç içe olmak, ilişkinin yürümesi için bir engel iken, bağımlılık oranını da arttırmaktadır.


İlişkiyi matematiksel olarak açıkladığımızda siz A kümesisiniz.Sevgiliniz B kümesi, ilişkiniz ise , ortak küme olarak C kümesidir. C kümesi hiçbir zaman A yı ve B yi kapsamaz. Ve C ortak kümesinin oluşması için A ile B , kendinden bir şeyler vererek B yi oluştururken,kimse kendi kümesini olduğu gibi ortak alana aktarmaz. Bu açıdan bakıldığında, ortak kümeye katkınız en fazla %50 olmalıdır. Yani siz yaşamınızın en fazla %50 sini ,parteriniz de %50 sini verirse, bir bütün oluşur. Siz de bu şekilde bir yandan ilişkinizi yürütürken, diğer yandan da , sosyal-kültürel ve diğer alanlardaki ilişkilerinizi devam ettirirsiniz.


Yine mutluluğu bir havuz olarak kabul edersek, bu havuzu farz edelim altı musluk dolduruyor. Bu musluklar, aile, iş, arkadaş, sevgili, hobiler, bireysel çalışmalar vs.. olsun. Siz eğer diğer beş musluğu kapatıp sadece sevgili musluğu ile hayatınızda mutluluk havuzunu dolduramazsınız. Hem havuz dolmayacak, hem de tek musluğa aşırı yüklenip onu da tahrip edeceksiniz. Ki bir yanda da o sevgili musluğu da aşırı beklentiden dolayı bir noktadan sonra, kendisi de mutsuz olacaktır. Mutsuz insan ise ,size mutluluk akıtamayacaktır. Yani kısaca, mutlu olmayı sadece partnere yüklemek,sorunu çözmez. Ne matematiksel olarak ne de insani durumlar olarak..mutluluk havuzumuz ancak musluklardan en az dördünün açık olması ile normal düzeyde olur.


İlişkilerinde bağımlı olanlar, genelde bir noktadan sonra,partnerlerini aşırı derecede eleştirmeye ,onları ilgisiz, kalpsiz, duyarsız olarak suçlamaktadır. Çünkü madde bağımlılığında olduğu gibi, ilişki bağımlılığında da bir noktadan sonra, kişiden beklentiniz git gide artmaktadır.tolerans denilen bu arttırma süreci, karşıda kişinin pes etmesi, ben sana yetmiyorum demesi, sizden ayrılmak istemesi (vicdanı el vermez genelde) ile sonlanabilmektedir.



İlişki bağımlılığı bir hastalık mıdır?



Aslında süreç olarak uzun sürmesi bir psikolojik problem olarak tanımlanabilir. Fakat ayrım yapılması gereken nokta şunlardır:
o Tecrübesiz ise,
o İlk ilişki ise,
o Kişinin çevresi da ise,
o Asosyal ise,
o Kendine özgüveni düşük ise,
o Kendine, çirkin, yetersiz, güçsüz, gibi nitelendirmeler yüklemiş ise,
o Daha önce yaşanılan olumsuz içerik ve sonuçlu bir ilişki ise,
Kişide bu tanımlanan durumlar yaşanabilir. Fakat bu durumlar, çözüme kavuşabilecek düzeydedir. Özellikler ilişki ve bireysel terapide farkındalık ve ego gücü seansları ile bu tip durumların aşılması ve yaşam kalitesinin attırılması mümkündür.



Bu tip ilişkilerde ;


Kıskançlık: çok sevmenin ya da sahiplenmenin bir göstergesi değil, daha çok kaybetme duygusunun bir göstergesidir. İyice izole olmuş ve hayatında sadece sevgilisi olan kişi, elindeki son kişiyi kaybetme kaygısıyla hareket eder. Eğer partneriniz, bu tip bir ilişki içinde ise,onu sosyal çevresinden koparmamalısınız.



Sık görüşmek: ilişkinin geleceği ve güvenliği için görüşülen zamanların iki tarafın kendine ayıracağı zamanı aşmaması,haftanın belli günleri ya da belli saatlerde görüşülmeyi sağlanması gerekir. Bu tip durumlarda, partneriniz, bu öneriyi sizin az sevmenize ya da sıkılmanıza yorsa da mantıklı açıklamalar ya da ilişki danışmanına giderek çözebilirsiniz. Sık görüşmek, birinizi özlemenizi engelleyeceği gibi, bir noktadan sonra ilişkiyi de monotonlaştırıp, sıkıcı hale sokabilir.ayrıca ilişkilerde önemli olan sık görüşmek değil, aktivite yapmaktır.



Evlilik Israrı: bazen partner, evliliği evlenmek için değil, ilişkini sağlamlaştırmak için ister. Yani kaybetme kaygısını aşmak ve aidiyet duygusu yaratmak için. Bu durumda, kişi esasen evliliği değil, güveni ve istemektedir.



Öfke : bağımlı ilişkilerde,kişi aşırı vericiliği karşıdakinden bekler. Fakat partnerinin bunu karşılayamayacağını bilemez. Beklediğini alamamasını, karşıdakinin vermemesi veya vermek istememesi olarak yorumlayan kişide öfke oluşur. Bu durum, onu değersizleştirdiği içini, kendisini hissetmeye neden olan partnerine öfke duyar. Bu öfkeler genelde ani ve birikip beklenmeyen şekildedir. Öfkenin ilişkideki nedenlerinde, beklentinin karşılanmaması ,kendini değersiz ve kötü hissetmesini partnerine bağlamak gibi düşünceler vardır.



Sevgiliyi Kontrol etme : kontrol etme ile ilişki bağımlılığı arasında doğru orantı vardır. Kendini partnerine , muhtaç ve mahkum hisseden kişi, onu daha çok kontrol eder. Devamlı mutluluk kaynağı olarak gördüğü partnerini hem tatmin duygusu için hem de kaygılarını rahatlatmak adına takip-kontrol eder.



Neler yapılabilir ?


• İlişki bağımlılığının bir algılayış ve bilişsel bozulmadan kaynaklandığını kabul etmeliyiz.
• İlişkide, sadece tüm beklentiyi ve mutluluğu partnerine bağlamak yerine, kendine bir yaşam alanı yaratmalıyız.
• Aile,iş arkadaşları, sosyal ilişkiler, hobiler ve ilişkiden önceki faaliyetlere ağırlık vermeliyiz.
• İlişkinin bozulması,beklentinizin kaynağı zorlaması ise, ilişkide mutsuzluğu partnerinize çıkarmak yerine ,hayatta mutlu olmayı tek nedene indirgememeliyiz.
• Partnerinizin ilişkideki ısrarlarının temel nedenlerini bulmaya çalışın.. mesela evlilik ısrarı var ise; bunu evlilik için mi kaybetmemeyi garantilemek için mi istediğini bulup, ilişkideki güveni güçlendirmelisiniz.
• İlişkide öfke var ise, öfkenin nedenini bulun. Öfke ani ve parlak ise,olaydan bağımsız olduğunu unutmayın.
• Partnerinizin kaybetme kaygısı için, ona güven verici net ifadelerden bahsedin. Onu kıskandırmak veya gizli öfkenizi yansıtmak adına güvensizliğe sürüklemeyin. Geri dönüşü zordur.
• Hem onun alışması hem de ilişkinizin sağlığı için ortak zaman dilimlerini kaliteli zamana çevirin. Çok sık görüşmek,çok sevmenin göstergesi değildir.
• Kıskançlığı, sevgi olarak görmeyin. Eğitilebilir bir duygudur. Kaygılarınızı kanıtlara dayandırın.Mesela :
1 kıskanmak için ne gibi kantlarım var?
2 Beni terk edeceğine dair kanıtım var mı?
3 Bu gerçek mi yoksa benim yarattığım bir senaryo mu?
4 Bu senaryoyu yaratan ben isem, onun bozacak olan neden o olsun?
5 kendimi güçsüz ve yetersiz hissetmem, güçsüz ve yetersiz olduğumu mu gösterir?
6 Kendimi süperman hissetsem,süperman olur muyum?
7 Hissettiklerimiz, her zaman bizi tanımlar mı?
8 Hisler gerçekler için kanıt olabilir mi?
9 Biz öyle hissediyoruz diye öyle olmalı mı ?
10 Duygular,düşüncelerden çıktığına göre, olayları gerçekçi yorumlamak,duygularımızı da değiştirir mi?
• Bu değişiklikleri yapmanın zor olması,çözümsüzlük değildir. Önemli olan bu zorluğa dayanabilmektir. Çözümün uzaması, çözümsüzlük olamaz.
• İlişkiyi bir tedavi olarak görmemeliyiz. Sonuçta siz ne kadar beklerseniz, partneriniz de sizin kadar bekleyebilir.
• İlişkideki duruşunuzu değiştirmediğiniz sürece, partnerinizi değiştirmek sorunu çözmez.
• Düşüncelerimizi sorgulamalıyız. Mesela “hayatta hiç kimse vazgeçilmez değildir” diyebilmeliyiz.
• Kendine verdiğin değeri,başkasının sana verdiği değerle ölçersen,kendini değerli hissetmek için hep başkalarına ödün vermek zorunda kalırsın.
• Ne fark eder ki, kör için elmas da birdir camda...Sana bakan bir kör ise; sakın kendini cam sanma(mevlana)
• Senin kendine değer vermediğini fark eden insanlar, sana değer vermeyecektir.
• Mutlu bir yaşam için sevmek ve çalışmak gerekir (Freud)
• İlişkinde, aynı yöntemler ile farkı sonuç alamazsın.Farklı sonuç beklemek, boşa emektir.
• İlişkiler bizi mutsuz etmez. Bizim onu yaşayış,tercih ediş ve algılayış tarzımız bizi mutsuz eder.
• Tüm mutsuzluklarımızı çocukluk dönemlerimize bağlamak bize yeni bir şey katmaz.
Hayat, sorgulanmış ve düşünülmüş tercihlerimizden ibarettir.
0216 371 33 83

BASIN VE MEDYADA UZMANLARIMIZ

UZMANLARIMIZIN PROGRAMALRI

Her cumartesi MMC TV saat 12: 00 de içeriğini hazırladğı "Yaşam Sanatı" programına çıkmaktadır.

Her hafta salı günleri Trt-1 radyodayız.

Bugün Tv : pedagog

hürriyet : çocuk gelişimi

19 mart 2010 ATV canlı yayın. 15:00-18:30( evlilik danışmanı)

8 ocak - 9 ocak 2010 , Kanal-7 anahaber bülteni sa:at 20:00

5-7-8- Ocak "Yüzleşme Programı" canlı yayın Flash TV

23 aralık 2009, TRT-1, Küçük yaşta evlilik

09 Aralık 2009, Yaş sendromu TRT-1 radyo

18 kasım 2009, çocuklarda ders çalışma ve isteksizlik TRT-1 radyo

04 KASIM 2009, "öfke kontolü ve Tedavisi" TRT-1

21 EKİM 2009, yabancılaşma ve iletişim sorunları" TRT-1 (radyo)

15 Ekim 2009, "aldatma psikolojisi" maltepe Gazetesi

7 EKİM 2009, TRT-1 CANLI YAYIN" EVLİLİK VE SORUNLARI VE ÇÖZÜMLERİ

1 ekim 2009, "kıskançlık psikolojisi" maltepe Gazetesi

16 Eylül 2009, okullar açılırken, yeni okula ve yurtlara uyum sorunu, TRT-1

26 Ağustos TRT-1 , Okul korkusu"

29 temmuz 2009, TRt-1, çekingenlik"

20 Temmuz 2009, kanaltürk "çocukta şiddet

17 Haziran 2009, Bugün Tv "anahaber Bülteni konuğu " çocuk ve ergenelrde şiddet"

12 Haziran 2009- yenişafak gazetesinde şiddet konulu röoprtajımı okuyabilirsiniz.

11 haziran 2009, canlı yayında CEM TV Anahaber bülteni konuğuyum.

09 Haziran 2009, kanaltürk anahaber bülteni konuğuyum(çocukta şiddet"

3 HAZİRAN 2009, TRT-1 CANLI YAYIN " ALIŞVERİŞ VE REKLAM PSİKOLOJİSİ

19 mayıs " HABERTÜRK GAZETESİNDE TAM SAYFAM MAKALEM " ERGENLİK PSİKOLOJİSİ"

13 MAYIS TRT-1 " SINAV VE BAŞARI"

*19 nisan 2009 , star gazetesi "çocuk tacizi "

*15-22 nisan 2009, Shaber tv "KAPIALTI" programı " mahkum ve suç psikolojisi"

*15 nisan 2009, TRT-1 ," yaşarken" programı " kriz psikolojisi"

25 mart 2009, STV, boşanmak istemiyorum"

*18 mart 2009, "trt-1 yaşarken programı" çocuk ve ergenlerde şiddet"

*1 Mart "habertürk gazetesi" ropörtaj

*26 şubat 2009-14:10 TRT-1 canlı yayın "YAŞARKEN

*28 OCAK 2009 TRT-(radyo 1) "Yaşamın içinden" programında Canlı yayında olacağım.(her hafta)

*29 OCAK-7 şubat arası "STV" "BOŞANMAK İSTEMİYORUM" da psikolog olarak konuk olacağım.

*01 ARALIK 2008 TRT-(radyo 1) "gecenin içinden" programında Canlı yayında olacağım.

*26 kasım 2008 " BOŞANMAK İSTEMİYORUM " SAAT:17: 00 de STV de olacağım.

*07.EKİM 2008. ARKA PLAN. " EKREN YAŞTA EVLİLİK" HABERTÜRK:20:00

*06 .EKİM.2008 BOŞANMAK İSTEMİYORUM STV:17:00

SEMİNERLER


" ÖFKE KONTROLÜ" YAVUZ SELİM DEVLET HASTANESİ 26 EYLÜL 27 EKİM 2009



BABA-ÇOCUK İLETİŞİMİ YAŞAMA ANAOKULU 19 NİSAN 2009

ÖFKE KONTRÖLÜ VE EMPATİ : 13.KASIM 2008 : KARTAL Y.SELİM DEVLET HASTANESİ

EMPATİ SEMİNERİ : 25 HAZİRAN 2008 Y.AVUZ SELİM DEVLET HASTANESİ

PERSONEL İLETİŞİMİ : KARTAL DEVLET HASTANESİ

STRESTEN KORUNMA YOLLARI : KARTAL BELEDİYESİ

ÇOCUKTA DAVRANIŞ PROBLEMLERİ : ÖZEL İNCİ ÜMRANİYE ANAOKULU

AİLE İÇİ İLETİŞİM : KENAN EVREN ASKERİ KIŞLASI

ÖSS VE ERGEN İLETİŞİMİ : MEB KARTAL S.Ş.ANADOLU LİSESİ

BABA-ÇOCUK İLETİŞİMİ : HALK EĞİTİM MERKEZİ

STRESTEN KORUNMA YOLLARI ( KÜLTÜR MERKEZİ )

AİLE İÇİ İLETİŞİM "

ÇOCUKTA DAVRANIŞ PROBLEMLERİ (İNCİ ANAOKULU)

MADDE BAĞIMLILIĞI

ÖFKE EĞİTİMİ (KARTAL DEVLET HASTANESİ)

KAYGI VE GEVŞEME EGZERSİZLERİ "

ÇOCUKLA İLETİŞİM "

SINAV KAYGISI İLE BAŞETME " (KÜLTÜR DERSANESİ )

KURUMSAL İLETİŞİM " (KARTAL BEL.)

MOTİVASYON "

ÖSS VE VERİMLİ ÇALIŞMA ( ANADOLU LİSESİ)

YAYINLAR:

30 YAŞ SENDROMU "AKTÜEL DERGİSİ"

30 YAŞ SENDROMU " ZAMAN GAZETESİ"

RUH SAĞLIMIZ NEREYE GİDİYOR "KİM KADIN DERGİSİ"

NEDEN YALNIZIZ " SAĞLIKLI YAŞAM DERGİSİ"

SINAV KAYGISI VE BAŞEDEBİLME

ÖSS-ALAN SEÇİMİ (kitapçık)

MADDE BAĞIMLILIĞI (kitapçık)

HAYIR DEME YÖNTEMLERİ (kitapçık)

ZORUNLU EĞİTİMİN PSİKO-SOSYAL SONUÇLARI (TEZ-KİTAP)

ÇALIŞANLAR AÇISINDAN MOTİVASYON ÖNEMİ ( TEZ-KİTAP)

SAHA ÇALIŞMASI (TEZ)

Üye VE gönüllü Olduğu Mesleki Kuruluş ve Organizasyonlar
TPD, AÇEV ,Afetlerde Psikososyal Hizmetler Derneği,ELKUYARD, MARED, PDR DERNEĞİ,MODA DENİZ KLÜBÜ, LÖSEV
0216 371 33 83

DİĞER UZMANLARIMIZ

------UZMANLARIMIZ------------------------------
Eğitim, Kişisel Gelişim ve Özel Danışman- Ass. Prof. Dr. Ekrem Çulfa

& Uzman Klinik Psikolog - çocuk pedagogu : Gülten Demirdöven

* Klinik Psikolog Begüm Akmaniş

* uzman Psikolog Yetişkin : EVrim Uman

Serhat Yabancı -Psikolojik Danişman - evlilik Aile Danışmanı-Yazar


& Pedagog &Psikolog Zühre Çelen-Büyük Yıldız Danışmanlık

& Eğitim Ve özel Ders uzmanı: Ülke Bektaş
0216 371 33 83
05348747622

ALDATMA PSİKOLOJİSİ

Tanım olarak, iki kişi arasındaki birlikte, taraflardan birinin 3.kişi ile yaşanan; duygusal ,fiziksel eylemler ve söylemlerdir. Aldatılma için somut göstergeler; yazılar, temaslar,ifadeler ve davranışlardır. Eğer somut göstergeler yok ve sadece hissediş var ise bu sadakatsizlik olup aldatmanın doğasını gösterir.

Aldatmanın psikososyal dinamikleri arasında, aşırı yüceltilmiş karşı cins ve buna ulaşamamanın verdiği acizlik duygusu olabilmektedir. Genelde bayanlar tarafından tercih edilmeyen biri evlendikten sonra tercih edildiğinde bilinç altındaki duygular depreşir ve elde etme düşüncesi harekete geçer.

Aynı zamanda kadına değer vermeyen, çok sık sevgili değiştiren birinin de aldatması bir oyun ve heyecandan başka anlam taşımaz.

Aldatmanın nedenleri üzerine kafa yormuş olsak da belirtmeden önce şunu belirtmeliyim: hiçbir ayrılık nedenin kabul görür yanı yoktur. Yani kişinin neden yaptığının kabul edilebilirliği tartışılmaz olmaktadır.



Eşin cazibesini yitirmesi.
Hamilelik veya hastalıklı bir dönem
Sık görüşememek ve mesafe
30 yaş sendromu ve 40”lı yaşlara girerken (bu dönemler varlığını,duygularını ve bedenini gözden geçirme sürecinin yoğun olduğu dönemdir.
cinsel sorunlar
ilişkide iletişim sorunları
Çocuğun doğumu ile ilginin çocuğa yönelmesi ile değersizlik duygusu yaşamak.
Şiddet görmek
intikam
Yeni bir başlangıç yapmak ve kendilik değerini test etmek için aldatmak(halen ilgi çekici miyim, arzu ediliyor muyum ?)
Son madde olarak tekrar belirtmek gerekir ki neden olabilir ama kabul görülmez.
Aldatmak, evliliklerin bitiminde en çok ilk üç madde arasında bulunmaktadır. Aldatma olayını doğru göremeyen ve süreci doğru sürdüremeyen tarafların % 75 ,i ayrılmış veya boşanmıştır. (Z.Sungur) Aldatma sonrası, ilk öğrenilmek istenen “neden yaptı” sorusudur. Aslında herkes yaşadığı ve yaşattığı travmanın gerçek nedenini bulmak-bilmek ister. Kişi de bazen nedenini bilmeden aldatır. Ta ki derin sorgulamalar veya danışman desteği ile bunu bulana kadar. İşte sorun,nedeni bulurken aldatılanın nedeni, kendine mal etmemesidir. Neden ne olursa olsun aldatılan kişi, suçluluk içinde değildir.



Aldatılan Kişinin Durumu ve Yaşadıkları

ü Aldatılacak kadar basit miyim?

ü Demek ki hak ettim

ü Kocamı kazanmak için artık her dediğini yapmalıyım

ü Aptalım

ü Bana bunu yapanı affetmem.

ü Ben de onu aldatacağım

ü Depresyona girmek

ü Ayrıca evliliğin bitmemesi için aldatanlar da var. Mesela evliliğinde yaşadığın problemlerin stresini ve kaybettiği enerjiyi başka kişiyle yaşayan ve sorunlarının çözümüne destek alan kişi bu sayede evliliğin de stresine karşı koymakta ve evliliğini sürdürmektedir

ü Güvensizliğin yarattığı düşünceler ile , her şeyden şüphe etmek. Eşinin her şeyini bilmek istemek- incelemek.

ü Bütün erkekler/kadınlar ayın önyargısı ile tavrını genelleştirmek

ü Yaşadığı acıyı azaltmak adına rast gele yada normalde istemeyeceği biriyle cinsellik/duygusallık yaşamak

ü Boşluk,yalnızlık ve çaresizlik duygularını yaşamak

ü Ailesine yakınlaşmak



Aldatılan kişi, kendisine yapılan olayı ,içselleştirerek kendisinden kaynaklandığını düşünür. Ama yapılan araştırmaların sonucunda da % 100 aldatmanın nedeni bulunamamıştır. Yukarıdaki nedenler ise ihtimallerdir..

Aldatılan kişi, kayıp ve ölüm travmasına benzeyen travma yaşar. Bu nedenle ağır ve destek isteyen bir süreçtir.Nasıl davranmalı kısmı ise az sonra

Aldatan Kişinin Durumu ve Yaşadıkları

v Suçludur.

v Kendine inanamaz.

v Kendini savunamaz. Bu nedenle bu konuların açılmasından korkar-gerilir.

v Eşine suçluluk duygusundan dolayı devamlı taviz verir

v Utangaçtır. Başka insanların bilmesinden kaygılanır.kaygı ve depresyon görülebilir.

v Umutsuzdur. Bu evlilik artık toparlanamaz. Mahvettim gibi..

v Bir an önce sürecin normalleşmesini ister.

v Hep açıklama yapmaktan bıkmıştır.

Genel düşünce aldatan kişinin bu durumdan büyük zevk aldığı düşüncesi olsa aslında ,olay yaşanırken bir çatışma ve mutsuzluk hakimdir. Çünkü başına gelmesini istemediği bir şeyi yapmaktadır. Bu nedenle aldatma ortaya çıkarken aldatan kişinin de ruh halinin sağlıklı olmadığını unutmamalıyız.

ÖNERİLER VE YOL HARİTASI

Aldatan eşin yalansız bir şekilde olayı anlatması ve tüm sorumluluğu üzerine alması.
Aldatma anlatırken varsa yaşanan cinselliğin detaylarına girilmemesi ve aldatılan tarafın bunda ısrar etmemesi gerekir. Çünkü anlatılması halinde zihinde senaryolaştırma ve filmleştirme ile sorunun çözümü zorlaşır.
Olayın başında;
-ayrılmak,kararsızlık veya ilişkiye devam kararlarından birini vermeden önce, önce olayı öğrenmeye çalışın. İstediğiniz kararı yine verebilirsiniz.

Sorunun çözümüne, anlaşılmasına ve olağan sürece geçene kadar aldatılan tarafın onayı ve rızası olmadan cinselliğin yaşanmaması
Soruları sorarken, ne zaman başladı,neden bitirmedin, cinsellik var mı, duygusallık var mı,tehdit edici bir durum var mı, önlem alınması gereken bir durum var mı? Soruları ağırlıklı kullanılmalıdır.
Aldatan kişi 3.kişinin iletişim ve adres bilgilerini vermemelidir.
Eğer aldatıldıysanız,

eşinizle duygusal,cinsel ve paylaşım bağlarını konuşun. Bunları olay netlik kazanana kadar devam etmeyeceğini ortaklaşa kararlaştırın.
Devamlı sorgulamak yerine zaman dilimi belirleyin.
Bütün detayları öğrenmeye çalışmayın.
Sizin bunu fark edememeniz beceriksizliğiniz değil, güvenmenizin göstergesi olduğunu unutmayın.
Evliliğinizi ve kendinizi suçlamak yerine, bunun bir evlilik sorunu ve eşinizin tutumu olduğunu unutmayın.
Kendinizi başkasıyla kıyaslamayın.
Benden güzel olsaydı gam yemem demeyin. Sizden güzel olsaydı daha üzülürdünüz.
Eşinizi devamlı kontrol etmeyin. Maillerini telini cüzdanın karıştırmayın. Bu ilişkinize yapıcı bir katkıda bulunmaz.
Eğer iletişimle sorunu çözemiyorsanız karşılıklı anlaşarak birbirinize mektup yazın.
Eşinizin aldatmasına onu aldatarak cevap vermeyin. Size sadece suçluluk hissettir. Sonraki zaman diliminde bu davranışınız sizi hep rahatsız eder.
Olayın hemen ertesinde hiç bir şey olmamış gibi davranmak yerine, baş başa uzun zaman dilimi içinde olayın detaylı konuşulması,
Aldatılan eşin olayı tam öğrenmeden herkese açmaması ve bu olaydan dolayı eşine karşı alınacak tavır ve tepkileri hesaplaması.
Çocuklara anlatırken, aldatan tarafı suçlamak ve cezalandırmak olarak değil, durum hakkında bilgilendirmek olarak açıklanması.. Aslında çocuklara anlatırken uzman desteği önemlidir.
Yine çocuklara anlatırsa şayet; eşlerin aynı şeyleri söylemeleri veya beraber söylemeleri önerilir.
Çok acı bir süreçti fakat geride kaldı diyebilmek. (M.Sungur ). Kabullenmeyi gurursuzluk ve çaresizlik olarak değil, güçlü olabilmek olarak da düşünmeliyiz.


Aldattıysanız;


Aldatma olayını olduğu gibi anlatın ve tüm sorumluluğu üzerinize alın.
Aldatmanızı,eşinize mal edecek nedenlere dayandırmayın.
Sessiz kalmak yerine, sorulara açık ve samimi cevaplar verin.
Evliliğiniz/ilişkiniz hakkında net konuşun.
Sürecin iyileşmesi adına her şey yapmaya hazır olduğunuzu ona bildirin.
Eşinizin size güvenmemesine saygı gösterin. Hemen güvenmesini beklemeyin.
Aniden sevgi göstergelerinde bulunmayın. İnandırıcı değildir.
Mümkün olduğunca, aynı evde yaşamaya devam etmek, çocukların sorumlulukları, ev işleri, cinsellik gibi konularda baskı yapmayın ve eşinizle uzlaşın.
Benden ayrılamaz ne de olsa demeyin. Size muhtaç olduğunu düşünerek olayı ört bas etmeyin. Aksi taktirde intikam duygusunu perçinlersiniz.
o Eğer eşi gerçekten pişman olmuşsa, kadın da 'aramızdaki sevgi bağını artırmak için ne yapmalıyım?' diye düşünmeli. İnsan değerli bir şey kaybettiği zaman onu hemen unutmaz, tekrar bulmaya çalışır. Evlilik de böyle. Aldatan eş, yere düşen mücevher gibidir. Mücevheri yere düştü diye çöpe atmak yerine, yerden alıp temizlemekte fayda var. Ancak kadın, aldatan eşini affederken, ona mutlaka 'bir daha yaparsan sonuçları evliliğimiz için kötü olacak' mesajını vermeli. Çünkü aldatan erkeğin hemen affedilmesi, hiçbir şey olmamış gibi davranılması; onun bu olayı 'bir şey olmadı' şeklinde yorumlamasına ve aynı hatayı tekrarlamasına neden olur. (N.Tarhan)



Aldatmalar travma etkisi yaratır. Ama ilginç olan şudur ki, bazen aldatma olayından sonra evliliklerin daha sağlıklı yürümeye başladığı, bağlılık duygusunun arttığı, sorunların bu tip travmadan sonra netleşip çözüm için ortak hareket edildiği tespit edilmiştir.

Aldatma, sadece kötü evliliklerde olmaz. Dediğim gibi aldatılma ,sizin dışınızdaki nedenlerden de olabilir size dayandırılmış da olabilir. Ama aldatılan kişi ilişkisini veya evliliğini bitireceği gibi, devam da ettirebilir. Her aldatma boşanmayla bitmiyor.

Aldatılmanın sosyal boyutuna kısaca bakarsak, erkekler arasında pekiştirilen, övünülen,bir güç ve beceri göstergesi olarak kabul edilen bir davranış olması, aldatmayı nicel olarak destekler.sanal aldatmayı aldatmadan saymalıyız bu çerçevede. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğrencilerinin gerçekleştirdiği, 'Evlilik ve Sadakat' konulu araştırma, sanal flört ve sanal seksin, en yaygın aldatma biçimi haline geldiğini doğruluyor. Hatta kimi zaman hayatlarına sadece renk katmak için cinsel tatmini internette arayanlar, fiziksel bir temas söz konusu olmadığından, bu yaşananların aldatma ya da sadakatsizlik olmadığını düşünüyor.

Ayrıca, bayanlar içinde ise aldatma, yeni heyecan ve kendini kanıtlama olarak algılanmaktadır. Genç sevgili yapmak, duygusal boşluğunu doldurmak, halen beğenildiğini test etmek de sosyal anlamda desteklenen göstergelerdir.



SERHAT YABANCI

Psikolojik danışman- Çocuk Aile Danışmanı

İletişim Ve Destek için:

05055400977

05348747622

021653713383

serhatyabanci@hotmail.com

BOŞANMANIN PSİKO-SOSYAL BOYUTU

Evlilikler, tarihsel, psikolojik, sosyal, dini ve kültürel nitelikli bir akit olarak günümüze kadar devam etmiştir. Evliliğin temeline taraflar beklentilerini koymaktadırlar. Evlilikte bir neden olduğu gibi aynı anda birkaç neden de bulunabilir. İnsanlar bazen sadece duygusallık için evlendiği gibi bazen ekonomik sosyal dini unsurların tümünün bileşimi olarak evlenebilirler. Evlilikte genelde söylenen aşkın ömrü 3 yıldır kavramı aslında uyumun ve tem uyuşumunun olgunlaştığı ve oturduğu dönemdir. 3 yıl içinde aşk bitmez,sadece ilişki net şeklini alır.Yani taraflar birbirini ancak 3 yılda tanıyıp evliliği oturturlar.Taraflar zaten evliliğin realitesini görmeye başladıktan sonra kararlar ve yol haritası belirlenmeye başlar. Yüzyıllar boyunca çeşitli evlilik biçimleri görülmüştür. Bunlar daha çok evliliğin sosyal boyutunu yansıtmaktadır. Bunlarda da boşanma tarzları da evlilikleri gibi ilginçtir.

BERDEL: taraflar töre ve örfi kuralların gereği olan ekonomik olarak yüklü olan evlilikleri karşılayamadıkları için karşılıklı kız alıp verme şekli ile evliliği gerçekleştirmektedirler. Taraflardan biri kızı boşarsa diğer tarafta boşamak zorunda kalır. Yani evlilikler birbirinin tamponu gibidir.

GÖRÜCÜ USÜLÜ: Bu evlilik şekli daha çok insanların birbirleriyle iletişiminin zayıf olduğu, ataerkil/feodal toplum yapılarının göstergesidir. Erkeğin kız arkadaş edinememesi, aile büyüklerinin çocuğa seçme seçilme hakkı vermemesi bunun bir görücü usulünü yaratmıştır. Bu tip evliliklerde boşanma zor olmakta görücüler devreye girip süreci uzatmakta, aracılık görevlerini devam ettirmektedirler. Görücü için riskli ve sorumluluk gerektirdiği için günümüzde insanlara kefil olmayı kimse göze alamamaktadır. Tabi bunların dışında kız kaçırma, yıldırım nikâhlar, eğlenceli günümüz düğünleri de evlilik oluşum süreçlerinin diğer şekilleridir. Evliliğin bu tanım ve sosyal yönlerinin ötesinde boşanma kararı daha etkileyici ve önemlidir. Boşanma süreci her iki taraf için sancılı bir dönemdir. Sadece boşanma süreci değil süreç sonrası da sorun teşkil etmektedir. Özellikle yeni boşanan kişilerin daha çok incinme sonrası stres, belirsizlik stresi, sosyal uyum zorluğu, yalnızlık/çaresizlik gibi duyguları yaşadıkları gözlemlenmiştir. Boşanma döneminde taraflar evliliğin kurutulması umudunu yitirmişler ise veya yaşanan olaylar (aldatma, şiddet alkol, ilgisizlik gibi) çözülecek boyutta değil ise haklı çıkma savaşı başlıyor demektir. Bunun temel nedeni ise bireyin döneceği sosyal çevreye karşı hesap verme durumudur. Kimse evliliği bitiren, evlilik düşmanı, aile düşmanı olarak bilinmek anılmak istenmez. Bu nedenle boşanmada kimin haklı olduğu sonraki yaşam için çok önemlidir. Peki, çok güzel başlayan evlilikler neden bitiyor? Esasen bakıldığında ülkemizin kanayan sosyal yaralarının neler olduğuna bakmak için aile mahkemelerinin dosyalarını incelemek yeterlidir. Boşanma nedenlerine bakıldığında;

Ekonomik yetersizlik veya ani zenginleşme,
Aldatma,
Şiddet,
Çocuk sahibi olamamak,
Alkol, kumar uyuşturucu kullanmak,
Kültürel ve yaşamsal farklılıklar,
Sorumsuzluk.
Yetersiz tatmin (duygusal sosyal cinsel. Vb. açıdan)
Gibi nedenleri sayabiliriz. Bu nedenler aynı zamanda Türk kültürünün şuan en çok çözülemeyen sosyal sorunlarını da içermektedir. Toplumsal şiddet, ekonomik yoksulluk, bağımlılık, sorumsuzluk gibi nedenler aklımıza ilk gelenlerdir. Evlilik süresi içinde paylaşımın olmaması, iletişimin sağlanamaması, beklentilerin karşılanmaması evliliğin sonunun geldiğinin göstergesi olmaktadır. Fakat evlilikte sosyal yön daha ağır bastığı için herkes aynı şartta boşanamıyor. Bugün 12 saat evli kalanları da görebiliyoruz her şeye rağmen evliliklerini sürdüren (sürdürdüğünü zanneden) tarafları da görebiliyoruz. İnsanlar evlilikleri olumsuzluklara rağmen neden sürdürmek isterler? Aslında bunun cevabı yine sosyal şartların ağır bastığı bir kategoriye girmektedir.

Ekonomik yetersizlik,
Yalnız kalmak,
Çocuk sahibi olmamak,
Boşanan kişinin sosyal kimliği (dul)
Gelecek hakkında belirsizlik,
Şartların olgunlaşması beklentisi.
Kıyaslama yaptığımızda, evliliğin nedenleri aynı zamanda sürdürülmesi (zorunluluk) için de birer neden olduğu görülmektedir. Bunun yanında toplumun ataerkil yapısı itibariyle erkeği değil de genelde kadının haksız bulma eğilimi de kadını evliliği yürütmesine bir sosyal baskı aracı olarak etki yapar. Toplumda dul kadın ( ki bekâr artık) her zaman daha sahipsizmiş daha çabuk elde edilirmiş gibi bir kategoriye konulmaya çalışılmaktadır. Bu durum aslında sosyal dışlanmanın bir gelişmemişliğin göstergesidir. Yani boşanmayı kabul ettin ise bunu göze almışsındır gibi. Fakat her ne olursa olsun kişinin evliliği, kendisi için çekilmez bir hal almışsa, mutsuz, umutsuz bir durumda ise, paylaşımlar yok ise sevgi, saygı ve sadakat yok ise evlilik gözden geçirilmelidir. Kişisel prensibim; evlilikte üç temel taş vardır. Bunlar; Sevgi, Saygı, Sadakat kavramlarıdır. Bu temel taşlardan birinin eksikliği evliliğin çatısının yıkılmasının başladığının göstergesidir. 3 S kuralı kişisel olmanın ötesinde genelliği de içinde barındırmaktadır. Evlilik sonrası durum ise en sarsıntılı ikinci dönem olabiliyor. Kişi eğer evlilik sonrası için plan yapmamışsa, alt yapı hazır değilse, birikim ve destek yok ise artçılardan sonraki gerçek deprem o zaman olmaktadır. Kişi, yalnızlığını hemen paylaşmak, duygusal, sosyal, ekonomik için destek aramakta ve çok fazla seçeneği de yok ise en yakınındakilere yönelmektedir. Bu avukatı, danışmanı, sırdaşı, eski aşklarından biri, kendisi gibi boşanmış biri hatta adliyedeki görevliler bile olabilmektedir. Boşanan kişi, aslında daha temkinli olmalıdır. Yeni ilişki için acele etmemelidir. “Denize düşen yılana sarılır misali” her yönelimi kurtuluş görmemelidir. Bunun yanında taraflar bazen boşanmadan sonraki 3–;5 yıllık süre içinde (aradıklarını bulamadıkları için de olabilir) eski eşlerine görüşme ve birleşme teklifinde bulunabilmektedirler. Yine boşanma sonrası geçen iki yılda kişilerin, çok sayıda kişiyle görüştükleri, kısa süreli arayışlara girdikleri, ilişkiler yaşadıkları görülmektedir. Bu ise belli zaman sonra kişide pişmanlık, değersizlik, suçluluk gibi duygular yaratmaktadır. Bu duygulara bağlı olarak da depresyon, anksiyete gibi psikolojik sorunlar oluşmaktadır. Yoğun düşünme süreçleri, uykusuz geceler, iletişim ve paylaşım ihtiyacı yaşanan ve yaşanması muhtemel durumlardır. İleri ki dönemlerde ise özkıyım girişimleri de söz konusu olmaktadır. Bu söylediklerimize bağlı olarak; boşanmanın kendi kendini başlatan bir süreç olduğu, evliliğin nedeni, şekli ve temellerinin de aslında ileri ki dönemlerde birer boşanma nedeni olabileceği unutulmamalıdır. Tercihlerimizi yaparken, bir noktaya takılmamak, sadece bir noktayı yüceltmeden, her açıdan değerlendirme yapmamız gerekir. Çünkü sadece aşk evliliği veya sadece mantık evliliği bir evlilik için yeterli olmamaktadır. Aşk evliliğinde nasıl ki karşıdakinin bir yönünü yüceltiyorsak, unutmamak gerekir ki gölgede kalan kısımlar ve ayrıntılar çok daha önemli olabilmektedir. Çünkü evlilik; sizi çok mutlu bir yaşama götürebileceği gibi, mutsuz bir hayata da sürükleyebilir. Boşanma, bir yandan bir sonlama iken, diğer yandan bir başlangıçtır. Fakat nasıl olursa olsun boşanma insanların hayatında, nedeni ne olursa olsun hata olarak görülmektedir. Sonuçta pişmanlık da bir hatanın sonucudur. Boşanmak her zaman kurtuluş olmadığı gibi, mutsuz bir evliliği sürdürmek de çözüm olamaz. Sorunlar, fark edildikçe çözüme kavuşabilir. Bu nedenle her zaman duygu ve düşüncelerimizi olduğu gibi aktarmak gerekir. Eğer sorunlar paylaşılmaz ve ifade edilmezler ise çok küçük bir neden bile boşanmaya götürebilir. Belki birikim belki son damla ama sonuçta yanlış bir sonucun başlangıcı olabilir. Sorunlar her zaman uygun yer ve zamanda ifade edilmeli, çözüme kavuşturulmak için karşılıklı çaba sarf edilmelidir. Evlilikte yaşanılan her şey kartopuna benzer. Mutluluklar paylaşıldıkça büyür. Mutsuzluklarda çözülmedikçe büyür. Sadece sayılsa olarak çoğalmaz ilerde bir çığ halini alır.

Her zaman paylaşmak dileğiyle

BAŞARIYI TEKRAR YAKALAYABİLMEK VE KARNE PSİKOLOJİSİ

Karne günü yaklaşmakta, veliler öğrenciler hatta nineler-dedeler bile heyecanlıdır. Peki ne oldu
da bu karne günleri heyecan yerine kaygı ve korkuya dönüştü?
Artık çocukların İlköğretim 1.sınıftan itibaren yarışa hazırlandığı,okuldan çok dershanelere
gittiği , sosyal ve duygusal gelişimlerinin yetersiz olduğu, sadece akademik gelişimin bu kadar
yüceltilmesinin nedeni nedir ? Kendi ruh durumunu kontrol altına alamayan anne-babalar,
çocuğunu kendi kaygılarına kurban ve test eden veliler artık hemen hemen % 80 lere ulaştı.
Sadece
Bu yazıda kısaca bir bakış açısı geliştirmek için bazı önerilerde bulunmaktayım.
NELER YAPABİLİRİZ?
*çocuğun koşulsuz sevildiği ona hissettirmeliyiz,
* fazla beklenti ,öğrencide kaygı yaratır. harika çocuk profili kafamızda oluşturmamamız
gerekir.
*Çocuğun kötü bir karnesi olabilir, ama hırsız değildir,sapık değildir, saygısız
değildir,sorumsuz değildir. bunları göz önüne almak gerekir.
*başka çocuklarla kıyaslamak özgüveni ve benlik algısını olumsuz etkiler. Çocuk sevilmediği
hissine kapılabilir.
* çocuğun karnesine bakarak çocuk hakkında kişilik analizi yapmamamız gerekir. ( "bu
çocuk adam olmaz vs gibi.Okulun en düşük notlarına sahipken Öss de okulun en yüksek
notunu almış bir ben gibi)
* çocuğunuzun karnesi, onun kişiliğinin göstergesi değil,okul başarısının göstergesidir. *karne
sadece öğrencinin sonucu değil, öğrencinin yaşam ağındaki herkesin sonucudur.
*karnelerin amacı,günahların derecesi ve adı değildir.ortaya konulan veya konulamayan
akademik performansın göstergesidir.
*Maddi ödülleri abartmadan kullanmalıyız. Mesela ilköğretim çağındaki bir çocuğa pahalı bir
ödül almak ,karnenin bedeli olarak yorumlanabilir. Onun yerine manevi ödüller( gurur duymak,
benim için değerlisin,karne sonucu kötü olsa da benim için koşulsuz seviliyorsun) gibi ödüller
tercih edilmeli.
*Aynı zamanda tatilde anne babanın çocukla beraber geçirmesi de aile içi ilişkilerde yapıcı
etkiye sahip olmaktadır.beraber geçirilen ortak zaman çocukta da önemliyim duygusunu arttırır.
Aynı zamanda önemli konularda konuşulması imkanını yaratır. Bu nedenle ailenin tüm
üyelerinin ortak zaman geçirmesi çok önemlidir.
*Tatil için ortak kararlar ile plan yapmalı, beraber geçirilecek zaman arttırmalıyız.
*ÖSS hazırlık öğrencilerin bu tatilde tekrar yapmaları 16 günlük tatilin en az 6 gününü
dinlenerek geçirmeleri gerekmektedir. Çok çalışmak değil, dinlenerek çalışmak başarı getirir.



*Bunun dışında çocuktan bir ebeveyn olarak beklentilerimizi netleştirmeliyiz. Onun
potansiyelini çok iyi bilmeliyiz. Yani çocuğumuzu tanımalıyız. uzmanlardan, eğitim ve
danışmanlık merkezlerinden testler ve çalışmalar yaparak güçlü yönlerini ortaya çıkartarak o
yönlerini güçlendirmek için çalışmalar yaratmalıyız.
*Karne, çocuğumuzun bize verdiği değeri,sevgiyi önemi ölçmez. Velilerin en büyük sorunu işte
budur. Karne sonucu kötü geldiğinde bunu nankörlük ve vefasızlık olarak algılamalarıdır.
Karnelerin sadece yeni bir karar alma, yöntem geliştirme ve fark etme olduğunu hatırlamak
gerekir.
*karne sonuçlarına bakarak, önce “ NEDEN leri cevaplamak, sonra danışman veya uzman
yardımı alarak “ NASIL ları cevaplamak gerekir.
*karnesindeki başarısı için öğrenciler tebrik edilmeli, takdir edilmeli, fakat tamamen maddi
nitelikli ödüller verilmemelidir.
şu soruları kendimize sormalıyız
*Çocuğun özgüvenini kazanması için yardımcı olduk mu, yoksa sürekli eleştirip azarladık mı?
-Sınavlardan düşük not aldığında oturup sorunu birlikte çözmeye çalıştık mı yoksa eleştirip
yargıladık mı?
-Çocuğa sağlıklı bir aile ortamı mı sunduk yoksa tartışma ve kavgaların olduğu, iletişimin
olmadığı bir ortam mı sunduk?
-bozuk plak gibi “ders çalış” demek dışında neler yaptık. Ayda bir kere okuluna gittik mi?
dershanesini takip ettik mi? kaç öğretmeniyle telefonda görüştük? Kaç arkadaşını tanıyoruz?
-Karnesi iyi ise sorun yok diyoruz. Peki ruh sağlığı, özgüveni ne durumda farkında mıyız?
-Dersleriyle ilgilenip, ders çalışma alışkanlığı kazandırdık mı yoksa onun yerine derslerini biz
mi yaptık?
- Çocukların en iyi öğrenmeyi, nasihat şeklinde değil de model alarak yaptığını bilmemize
rağmen, yapması istenen davranışlarda ona model olabildik mi?
- sadece para vererek, giydirerek, bir dediği iki yapmayarak görevimizi yaptığımızı
sanarak, çocuğun gözüyle bakabildik mi?
-
Eğer nota aşırı önem verirseniz onu kıyaslarsanız,ona küserseniz,; kendini değersiz
hissedecek, öfke nöbetleri yaşayacaktır. Ve kendisine bu duyguları yaşatanlardan (velilerden)
nefret edecektir. Çocuğunuz sizin beklentilerinizi her zaman karşılayamayabilir. (karşılamak
zorunda da değildir)

Unutmamak gerekir ki ; dünyanın seyrini değiştiren filozoflar bile sınıf tekrarı yapmışlar
okuldan bile atılmışlardır.Çocuklarımızı dünyaya başarılı olup bizi en iyi şekilde temsil etmeleri
için dünyaya getirmedik

- Sevgi Ve Saygı ile

iletişim ve randevu için :

Serhat Yabancı
psk& Psikolojik Danışman- Eğitim Danışmanı
serhatyabanci@hotmail.com
0216 371 33 83
05348747622
05055400977
Rıhtım Kadıköy

EVLİLİKLERLDE TARTIŞMAK

Günümüz evliliklerinin en temel sorunudur tartışmak. Aslında tartışmayı tartışmalıyız önce. Bizim dilimizde tartışmak, olumsuzluk, kavganın ön aşaması, kabalık veya gerginlik olarak algılanmaktadır. “Annem ve babam tartıştı”. “ eşimle çok tartışıyoruz” gibi cümlelerin genel manası olumsuzluktur.
Oysa tartışma ,temelde sorunun çözümüne yönelik yapılan fikir alışverişi ve açıklamadır.fakat ülkemizde tartışma kültürü oluşmadığından istenilen düzeyde bir tartışma görülmemektedir. Televizyonlarda üst düzey kişilerin katıldığı tartışma adlı programlarda , kavgalar, hakaretler, kabalıklar,eleştirel yaklaşımlar sık olarak görmekteyiz.
Aslında temel sorun ilk aşamada karşıdakini dinlememektir. Sözünü bitirmesine bile izin vermemektir. Sanki taraflar karşıdakinin ne söyleyeceğini bilircesine sözünü kesmektedir. Sözünü kesmek tartışmayı kısa tutmak amaçlı olsa da tam tersine konu amacından sapıp, saygısızlık adı altında başka bir boyuta gitmektedir. Gözlemlemişsinizdir ki, tartışılan küçücük konulardan büyük sorunlar çıkmasının tek nedeni ,üslup ve tartışma şeklidir. Türk evliliklerine özgü bir durum olacak ki, tartışılan konu hep amacı ve konusu dışına çıkmaktadır. O anki konu ile benzer ama tartışmaya hiçbir şey katmayacak başka bir konuya geçilmesi veya konuya dahil edilmesi sadece öfkenin ve çözümsüzlüğün adı olur.
Evliliklerde tartışmanın kimin başlattığı önemli mi? Aslında değil. Bir başlatan varsa bir de devam ettiren vardır. Eşlerden veya sevgililerden birinin başlatması suçlunun o olduğu anlamına gelmez.
İlişkilerde mutluluk uyumdur. Uyum ise anlaşabilmek ve anlayabilmektir. Evlikler, boy uyumuna, görsel uyuma göre yürümez ama kendini anlayan biriyle evlilik yürütülebilir. Zaten evlilik kararı sadece duygusal kararlar ile alınması halinde duygusal hayal kırıklıkları daha etkili ve acıtıcı olur.
Şekil algısı ile yapılan evliliklerde ise gerçek şudur. Şekil sizi o insana çeker. Beğenirsiniz,ilgilenmek istersiniz. Şekil ile ilişkiye başlamak istersiniz. Bu durumda ilişkileri ve evlilikleri “ ŞEKİL BAŞLATIR, ÖZ SÜRDÜRÜR “ diyebiliriz.
Ayrıca kabul edilen üç tip evlilik yöntemi vardır.
1. Tamamlayıcı
2. Benzerlik
3. Zıt
1.Tamamlayıcı evlilikte birey, eksiklik yaşadığı ,yetersiz olduğu bir yönünü tamamladığı-tamamlayacağını düşündüğü kişiyle evlenmek ister. Tam olursam mutlu olurum.
2. benzerlik evlilikte , kişi bir çok yönden kendine benzeyen ortak noktaları olan biriyle, paylaşımların fazla olacağını düşünerek evlenmek ister. Benzer yaşam.
3. zıt evlilik ise, kendisine ters olan biriyle evlenerek farklı bir arayışta olup risk almak tadır.
Yapılan araştırmalarda da anlaşılmıştır ki, en güçlü ve mutlu evlilikler benzerlik ilkesine göre yapılan evliliklerdir. Ayrıca ilişkide beklenti net olursa sonuca ulaşmak daha kolay ve kısa sürede olur. Daha önce de yazdığım (http://www.tavsiyeediyorum.com/makale_1058.htm) ilişkilerden beklentimiz makalesinde de belirttiğim gibi beklenti açık ve net olursa ilişkinin yönü ve kalitesi de belli olur.
Tartışmanın başka bir boyutu ise, hesap sorma ile bilgi alma arasındaki ince çizgiyi kaybetmekten kaynaklanır. Örnek “ neredeydin” sorusunun, hesap sormak mı meraktan bilgi almak mı olduğunu kestirmek çok zordur. Bu nedenle sorunun hangi şekilde sorulduğu hangi ses tonun kullanıldığı önemlidir.
Evliliklerde riskli dönemler 1-2 yıllık uyum ve oryantasyon sürecidir. Çiftler birbirine uyum sağlamak adına çatışmalar yaşayabilir. Bu normal ve olması gereken bir süreçtir. Aksi taktirde sorun yokmuş gibi davranılmış kabul edilir.
Tartışmalarda kullanılması gereken dil “BEN DİLİ” dir. Yani” bu davranışından dolayı çok üzüldüm, kendimi önemsenmemiş hissettim,beni dinlemediğini düşünüyorum,.”…. bu tip cümleler suçlama içermeyen ama aynı zamanda da kişinin kendisini net ve açık ifade eden cümlelerdir.
Fakat, bu ilk 1-2 yıllık süreç içerisinde kırıcı hareketler, davranışlar, söylemler gibi tüm paylaşımlar evliliğin sonraki sürecini de belirler. Artık taraflar bunun tatsız olaylar üzerine evliliği kurarlar. Bu nedenle bize danışmaya gelen çiftler , ilk olarak ilk yıllardaki mutsuzluklarını ve yaşadıklarını anlatırlar. 1-2 yıllık süreç hem uyum hem de devamı için çok hassastır. Tıpkı çocuğun 2 yaşına kadar süreç gibidir. Nasıl büyürse öyle devam eder. Değişmez mi ? tabi ki değişir. Evlilik danışmanlığı, karşılıklı konuşma,yardım alma bu durumlar için çözüm köprüleridir. Böyle olunca evlenmeden önce çiftlerin sorun olmasa bile evlilik danışması almalarını öneririm.
Evliliklerde tartışma konularına baktığımız zaman;
Çocuk, aldatma,ekonomik sorunlar, içki,ilgisizlik, tarafların aileleri,otorite çatışması ve her evliliğin kendine özgü sorunları başı çekmektedir.
Temel tartışma dili,”herkesin açık ve net olarak kendini ifade ettiği, duyguların ve düşüncelerin diğer olaylardan ayrı tutularak açıklandığı,öfke ve sertlik içermeyen bir ses tonunda uygulanan iletişimdir.
Tartışmalarda sonuç alınmadığında taraflar sorunu yok sayabilir ya da erteleyebilirler. Ama unutulmamalıdır ki, çözülmeyen her sorun farklı şekilde tekrar çıkacaktır.(pişip pişip gelmek). Yukarıda da bahsettiğimiz gibi nedensiz tartışmaların temelinde çözülemeyen veya eksik kalan bir durum söz konusudur.


ANALİZ:

Bir tartışma bir evde veya iletişimde herØ gün yaşanıyorsa burada bir oyun vardır.yani eşinizle(sevgilinizle) her gün tartışıyor, ve genelde de sonuç hep istenmedik şekilde bitiyor ise oyunun bir parçası olmuşsunuzdur.
Eğer taraflardan biri tartışmayı başlatıyor ve sizdeØ devam edilmesi için destek veriyorsanız % 50 duruma ortaksınız.
EğerØ taraflardan biri sudan bahanelerde tartışma veya gerginlik yaratıyorsa bu bir sinyaldir. Temel beklentinin ne olduğu incelenmelidir.
Devamlı olarakØ tartışmak ve gerginlik yaşamak(yaşatmak) eşlerin anne-babalarını da model aldığının göstergesi olabilir. Şu an hemen çocukluğunuzu gözünüzün önüne getirebilirsiniz.
Bazen taraflardan biri eşinden ilgi göremediği içinØ iletişim kurmak adına bilerek tartışma ortamı yaratabilir. Çünkü başka iletişim kuracak yöntem bulamamıştır. Bu durumda konu her zaman suni ama iletişim gerçekçidir. Bu nedenle şuan bu makaleyi okuyup ta kendinizi bulduysanız tartışmalarınızı gözden geçiriniz.
Evliklerde tartışma genelde, anlaşmak veØ ortak yol bulmak adına yapılmalıdır. Tartışmaların devamının temel nedenlerinden biri “İMA” dır. Yani açık ve net ifadeler yerine imalarda bulunmaktadır. “Her şey söylenmez anlasın” yerine önemli konuların açık ve net olarak ifade edilmesi gerekir.
Tartışmalarda sorun birebir ise sorunun çözümüne başkalarınıØ katmamak gerekir. Aksi taktirde tartışmanın yönü, diğer insanları suçlayan ve savunan konumuna geçer. Bu ise sorunun çözümünü engeller.
Tartışma alanındaØ taraflardan biri, olayın büyütüldüğünü söylemek yerine “ neden bu kadar alındın, rahatsız oldun, seni üzen şey nedir?, şöyle mi düşündün? Gibi cümleler ile olayın tanımı tekrar yapılmalıdır.
Tartışılan konu, baş başa ve zamanØ ayrılarak yapılmalıdır. Araya sıkıştırmak, söyleyip geçmek olayı önemsizleştirir.
Evliliklerde tartışmalarda, kişilerin taraftarØ bulmamaları, eşler birbiriyle tartışıp çözmeden başkalarını devreye koymamaları gerekmektedir.
Her gün tartışma var ise bu bir oyundur dedik. O haldeØ tartışmayı başlatan tarafın neye ulaşmak istediğini, neyi amaçladığını bulursak tartışmanın şekli ve niceliğini değiştiririz.
Yapılan eleştiriler veØ yorumlar kişiliğe değil, olaya bağlı olmalıdır. “ sen şöylesin, böylesin değil, bu olayda şöyle davranman beni daha üzdü…..
Tartışmaya başlamadan önce neØ konuşulacağını amacın ne olduğunu belirlememiz lazım. Aksi taktirde tartışma amacı dışına rahatça çıkabilir.
Soru sorarken bilgi almak ile hesap sormakØ arasındaki nüansa dikkat etmeliyiz. Her zaman açıklama beklenilmeden yargıya ulaşmamalıyız.
Ortamın gergin olduğu anlarda konuyu değiştirmek veyaØ tartışmaya ara vermeliyiz.
Ortam gergin olduğunda gerektiğinde ortamı terkØ edebiliriz.


Sorunlu evlilikler olmaması için en temel kural sağlıklı iletişimdir.

Evlilik kale gibidir,içerdekiler çıkmak için, dışarıdakiler girmek için çalışırlar.

“evlenseniz de pişman olacaksınız evlenmeseniz de “ (Sokrates

EVLİLİK DE BEKARLIK DA ARTIK DAHA ZOR

Günümüz psiko-sosyal değişimlerinin en büyük göstergesi artık evlilik yapılarıdır. Artık hem evlenmek hem de bir evliliği yürütmek çok zorlaştı. Yaşamın stres oranının artması,stres ve zorlamalara bağlı olarak, insanların tahammül düzeyinin düşmesi, sorumluluk almayı ve ilişikleri sürdürmeyi zorlaştırmıştır.

Sadece stres mi ? stresin yaşanılan toplumda yüksek olması sadece yeterli neden değil. Bunun yanında toplumsal paranoyalar, güvensizlikler de hem evlenmeyi hem de evliliği sürdürmeyi olumsuz etkilemektedir. Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz “ erkek milletine- kız milletine güvenmemelisin, havasına-suyuna –kızına güvenmemelisin,”vb. gibi telkinler ile artık maalesef birbirimize güvenmiyoruz.

Karşı cinse yaklaşımların başladığı ergenlik döneminden itibaren “yaklaş-kaç” çelişkisi artık sadece ergenliği değil tüm yaşamımıza hükmetmektedir. Ergenlik döneminde karşı cinse ilgi duyan biri, aynı zamanda da akranları tarafından “güvenme” telkini ile bir çatışmanın içinde bulur kendini. Bu nedenle sevmek- sevilmek, bağlanmak-uzak durmak arasında sıkışır kalır. Bu güvensizlik ileri de partnerinin her zaman yedeğini bulundurma şeklinde gösterir. Artık postmodern çağımızda yedek sevgili veya partner olması moda halini almıştır. Neden? Partnerine güvenmeyen birey, terk edilme korkusu, tatmin olamama, farklı beklentiler gibi nedenler ile hep bir kaygı ve güvensizlik yaşamaktadır. Bunun yanında evlilerde ise farklı bir paylaşım adına sadakatsiz davranışlar ve takıntılı düşüncelerden kurtulmak adına reel veya sanal yedek partnerler aramaktadır.Gerek bekarların güvensizliği ve sorumluluk almaktan kaçmak adına evlenme süresini hep ertelemeleri, gerekse evlilerin psiko-sosyal nedenlerden dolayı eleştirdikleri ama yaptıkları hataların nedenlerini incelemek gerekir.

Evlilik yaşı da toplumsal değişimlere bağlı olarak yükselmektedir. Artık erkekler 35-40 arası bir hedef koyarken kadınlar,30 yaş altını pek düşünmemektedirler. Kadının 30 yaşına kadar bu süreci uzatmasının altında aynı zamanda ekonomik ve mesleki sorunları çözüp evlenmek, kendini evlilik öncesi ve sonrasında da güvene almak düşüncesi de vardır. Tabi sadece güvence ötesinde de yaşın ilerlemesi “ DOĞRU İNSAN” kavramını da tartışmamıza neden olmaktadır

Hep soruyorum danışanlarıma ve eğitim verdiğim gruplara nedir doğru insan? Aslında cevaplar o genel ki? -Ahlaklı olsun- işi olsun, saygılı güvenilir olsun… olsun….olsun diye devem ediyor…peki evlenmek için yok mu ahlaklı güvenilir…… insan. Yoksa biz mi bulamıyoruz. Bu noktada cinsiyete göre yorum yapmak istiyorum.

Kadınlar, her ne kadar şeklen etkilense de evlendikleri kişilerin işi ve mesleği artık seçimlerinde daha etkili.çok sevmek aşık olmak bile yetmiyor artık.. para, kariyer, güç.. kadınlar artık bu referanslara daha çok önem vermektedirler.

Erkekler, temelde güzel kadın olması bir erkek için aslında ilk şart. Eğer erkeğin özgüveni yüksek ise,güzelliği ön plana alıyor. Ama güvensizlik ile hareket ediyorsa, standartlarının altında biriyle evlilik yapabiliyor.Veya bazı kriterleri es geçebilmektedir.
İşte Sokrates in yorumu:
Öğrencileri Sokrates’e sormuşlar:
- Evlenmek mi iyidir, yoksa bekâr kalmak mı?
Sokrates duraksamadan yanıtlamış:
- Hiç fark etmez!
Öğrenciler şaşırmışlar. İçlerinden biri üstelemiş:
- Nasıl fark etmez üstadım? Birinde tek başınasınız, ötekinde hayat yoluna iki kişi devam ediyorsunuz?
Sokrates söylediğinden şaşmamış:
- Fark etmez. Çünkü ikisinde de pişman olursunuz.
Sokrates’in öğrencileri bu yanıttan tatmin oldular mı olmadılar mı bilinmiyor. Bilinen bir şey varsa, evliliğin lehinde ve aleyhindeki evrensel külliyatın çok zengin olduğudur. Tayland ahalisine göre , “Evlilik, dışarıdakilerin içine girmek için, içindekilerin de dışına çıkmak için uğraşıp durdukları bir mapusane gibidir.”
Türkler ise “Bekârlık sultanlık, evlilik krallıktır” deyip avunurlar

Tabi sadece bu kadar değil. Mesela yine Sokrat ;
“Mutlaka evlenin, eğer eşiniz (erkek yada kadın) iyi çıkarsa mutlu olursunuz. Kötü çıkarsa filozof olursunuz” diyor. Bu durumu yorumlarsak;
eğer ilişkiniz boyunca eşinizi hep değiştirmek (adam etmek) için mücadele ediyorsanız siz iyi bir filozof olursunuz. Hatta bu konuda felsefe kürsüsünde ders verebilirsiniz.
İlişkide karşıdakini ısrarla değiştirmeye çalışmak Türk deyimiyle “adam etmek” tamamen hayal kırıklığı ve gökyüzünü mızraklamaktır bence. Onun yerine adam olmuş birini tercih etmek gerekir.

“bBize başvuran danışanlarımızın bu konuda en çok rahatsızlık duydukları nokta, eşlerinin(sevgililerinin) değişmemesi, kendi gözleriyle olaylara bakmamasıdır. Aslında biz onları değiştirmeye çalışırken, onlar daha fazla direnç göstermektedir. Bu bir uzlaşmadan çok güç gösterisi halini almıştır. Ama bunun farkında olmadığımız için partnerimizin değişmediğini görürüz. Fakat ,en samimi arkadaşı onu istediği zaman değiştirebilir.Burada önemli olan kullanılan dil ve amaçtır.

Evliliklerin bu kadar zor yürütülmesinin bir başka nedeni ise,fedakarlıktan yoksun olmaktır.uzman olarak görev aldığım “Boşanmak istemiyorum” programındaki senaryoların tümünde hep ayın tema var: iletişim engelleri ve problem çözme becerileri yetersizlikleri. Burada Eğer eşiniz ile bütünleşememişseniz, onu bir yabancı gibi görebilirsiniz. Hatta onun sevgisinden ve sadakatinden şüphe edersiniz. Bunu test etmek adına ayrılmayı, boşanmayı da önerir,blöf yapabilirsiniz. Fakat bu gibi test yöntemleri tamamen yanlış ve ilişkiyi yıpratıcı uygulamalardır.Evliliklerde önerdiğim en büyük yöntem;şeffaf olmaktır. Eşinize veya sevgilinize açık olun. Duygularınızı ,düşüncelerinizi açık ve uygun bir ses tonuyla iletin. Bunu anlayamadığı için eleştirmek yerine üzüntünüzü bildirin.
Evliliklerin zorluğunun bir başka nedeni ise bekarlık alışkanlıklarıdır. Özellikle güvensizlik, bağlı kalamamak,”hiç kimse vazgeçilmez” felsefesidir. Oysa evlilik, emek ve fedakarlık edilmesi gereken kutsal bir yuvadır. Ailenin temeli olan evliliklerde kutsallığına inanmayan bireylerin eşleri için fedakarlık etmeleri beklenemez.

Evlenmek isteyen bireylerin aile kavramına inanmaları gerekir.

Evlilik sadece aşk üzerine olmamalıdır. Evlilik tek bire neden üzerine de olmamalıdır. Evlilik bir bütündür. Sadece birkaç uyum yeterli değildir.
Bu noktada evlilik teorileri şöyledir.:
*tamamlayıcı evlilik
*zıt çekicilik
*benzerlik ilkesi.

Benim önerdiğim yöntem,benzerlik ilkesidir. Evlenecek insanla benzerlikleriz evliliğin sağlamlığını arttırır. Aynı kültür, aynı değerler, inançlar,değerler, hayat felsefesi gibi konularda benzer biriyle evlenmek daha sağlıklı ve mantıklıdır.
Bu nedenle hayatta en önemli iki seçim olduğunu düşünüyorum.EŞ_İŞ
Doğru bir evlilik yaşamınızın tüm alanlarına etki edecektir.
Evliliklerin zamanla değişimi de toplumun ruhsal ve sosyal yapısını göstermektedir.İnsanlar artık daha güvensiz, daha az sorumluluk almak istemekte, daha fazla bağımsızlık istemektedirler. Özellikle sosyal hayatın hızlı yaşanıldığı yerlerde hem evlilik yaşı hem de bireylerin birbirine olan güvensizlikleri daha fazladır.

Bunun yanında ergenlikten gelen çatışmalar otuzlu yaşlarda da devam etmektedir. Özellikle “evlenilecek insan-eğlenilecek insan” ayrımı da son zamanlarda trendi yüksek olan bir söz. Yıllarca ilişki sürdürdüğü kişiyle evlenmemek bu sözün göstergesidir.
Üniversite okuduğum yıllarda profesörümüz şöyle söylemişti: herkesle çıkarsınız , sonra el değmemiş, göz görmemiş birini bulup evlenmek istersiniz.” İşte bu cümlede de ruhsal çatışmalarımız mevcut. Yani hem yaklaş hem kaç. Aslında çıkmak istediğimiz kişi ile evlenmek istediğim kişi çoğunlukla aynı olmayabilir. Özellikle tecrübesiz kişiler merak ve bilgisizliğini gidermek için ilişki yaşamak isterler. Fakat tam olarak ne aradıklarını bilmedikleri için karşıdaki insanı da mutsuz edebilirler.Bu nedenle ilişkilerde beklentilerin net ve açık olması ilişkinin başlangıcı ve devamı için gereklidir.

Yani genel olarak artık evlenmek ile bekar kalmak arasında insanlar düşündükçe zamanın ve yaşın ilerlemesini yarattığı farklı bir kaygı içinde kendilerini bulmaktadırlar.
Yani kaygılarımız, çelişkilerimiz,korkularımız, yüksek boşanma oranları,yüksek stres faktörleri, tahammülsüzlük, sabırsız yaşam gibi nedenler hem evliliklerin yürümesini zorlaştırmakta hem de bekarların evliliğe karşı durmalarına neden olmaktadır.

GEÇMİŞİMİZDEKİ OLAYLARA DOĞRU BAKABİLMEK(geçmişi silebilir miyiz

GEÇMİŞİMİZDEKİ OLAYLARA DOĞRU BAKABİLMEK

Geçmiş yaşantılarımızda, yaşadığımız olumlu ve olumsuz olaylar bizleri sık sık ziyaret eder. Bu olaylar bize olumlu-olumsuz duygular hissettirir. Geçmişimizdeki olaylar,temel de travma denilecek kadar etkiye sahip ve halen bizi etkileyip yönlendiriyorsa bu konuda bir destek zorunludur. Zihinden eski olayları silmek keşke mümkün olsa. Sihirli bir değnek, bir ilaç veya bir şok olsa. Bunlar yok ama bunu bireysel başarabilir ve yeni bir beceri kazanabiliriz. Temel de önerdiğim şudur. Affedin ama unutmayın. Unutayım demekle zaten unutulmaz.
Geçmişi unutmaya çalışmak, hatırlama oranını arttırır. Çünkü unutmak için devamlı “unutmalıyım” telkinini hatırlamak zorundasınız. Bu durumda ise, problem ile devamlı baş başa kalıyorsunuz.
Olumsuz içerikli geçmiş olaylarla yaşamak, çoğu zaman bize , değersizlik, pişmanlık, suçluluk, kandırılmışlık,öfke, kin gibi duygu ve düşüncelere neden olur. Aslında sadece olayı hatırlamak ile bitmez. Eşantiyon olarak az önce saydığım duygu ve düşünceleri de beraberinde çağırırız. Peki bu olaylar neden herkeste aynı etkiyi yaratmaz.. bu olayı yaşayanlarda, neden eşantiyon duygular farklıdır.
O halde şunu diyebiliriz tekrar: BİZİ ÜZEN VE MUTSUZ EDEN OLAYLAR DEĞİL, BİZİM ONLARLA İLGİLİ BAKIŞ AÇIMIZ,DUYGU DÜŞÜNCE VE YORUMLARIMIZDIR.
Olaylar ile yıllarca beraber yaşamak yerine onları çözmek, analiz etmeye ne dersiniz? Peki bunu nasıl yapacağız.?
Hayata bakış açını genişleterek irdelediğimizde kendimizi, kısır döngüye saplanmaktan koruruz. Geçmişe takılmak, bugünü, anı yaşama arzusunu da alır götürür. Önemli olan ince nüansları yakalamak, acıları yeni bakış açılarıyla, dar kalıplardan uzaklaşarak irdelemek ama geçmişe takılmadan irdelemek, şimdi ve burada kavramlarını görmezden gelmeden irdelemek… Acılar derin izler bırakırken bireye farkındalık da katar.
Psikolojik deneyimler aslında bireyin psikolojik açıdan güçlenmesini de sağlar. Dezavantaj gibi görünen durumları birey kendi içinde geliştirdiği savunma mekanizmalarıyla avantaja çevirebilir. Böylece bireyin kendi içsel dünyasına yaptığı bu özel yolculukta acılarına yüklediği anlamlarla derinleşir. Ve yaşam böylece, deneyimlerimiz, yaşadıklarımızla hayatın içindeki acı, tatlı, iyi, kötü gibi anlamlara atfettiğimiz değerlerle anlam bulur. (asal,T)

Kişisel gelişim kitapları genelde “ unutun, takılmayın anı yaşayın “gibi cümleler sarf eder. Ama bilmeliyiz ki , bu,bu kadar kolay değil.kolay olsa yapardık.
Unutmak, yok saymak, küçümsemek veya abartmak da çözüm değil.
Aşama aşama değerlendirelim.

 Yaşanılan olayları öncelikle kabul etmeliyiz. Çünkü kabul etmek,onaylamak değildir.yaşanılanı doğru bulmasak bile kabul edersek, çözüm kolaylaşır.Keşkeler hayatımızda sadece hayal kırıklıkları ve hataların suçluluk sonuçlarıdır. Olayın yaşandığı gerçeğini bizim bakış açımız değiştiremez.
 Sosyolojide bir kural vardır .”Olayı, zamanı içerisinde yorumlamak.” İşte esas noktamız bu. Biz geçmiş olaylarımızı yorumlar iken, o dönemden ve o gün ki şartlardan bağımsız yorumluyoruz.bu nedenle ,hep bir eleştiri, bir haksızlık,pişmanlık ,kandırılmışlık duygusu içine kapılıyoruz. 2. bakış açımız bu olmalı. O gün yaşanılan olayı, bir bütün olarak ele alalım. Çevresel etmenler, ruh halimiz, olgunluk düzeyimiz, yaşımız, çaresizliğimiz, duygularımız … gibi tüm etmenleri, geçmiş olaylarımızı yorumlarken ele almadan doğru yorum sağlayamayız. Kendimize haksızlık etmiş oluruz. O zaman içinde, bizim tepkimiz, duruşumuz, bize verilen rol vb tüm eylemler bir bütündür. Eğer bugün olsa “şöyle yapardım, keşke şunu deseydim/yapsaydım-yapmasaydım” gibi düşüncelerimiz var ise bunu “ o gün öyle gerekiyordu” şartlar ona imkan vermişti” diyerek gerçekçi yorum geliştirebiliriz.
 Değiştiremediğimiz, bizim dışımızda gelişen olaylar, bizim çaresizliğimiz gibi durumlar mümkün ise sorumluluğumuz da yoktur. “Nedenleri ben seçmedim ve kuralları ben koymadıysam, sorumlusu da değilim” diyebiliriz.
 Kendimizi suçlamamız,bize sadece kötü duygular hissettirir. Yani aptal mıyım?, niye böyle davrandım demek yerine yaşantıyı kabul et ve sorumluluğunu gözden geçir diyebiliriz. Kendimizi suçlasak da suçlamasak da bir şeyi değiştiremeyiz. Bunun yerine neden sonuç ilişkilerine odaklanmalıyız. O an çaresiz olabiliriz, kendimizi kötü hissedebiliriz, olgunluk düzeyimiz yetersiz olabilir. Nedenleri hem kendi gelişimimiz hem de çevresel etmenlerle beraber ele almalıyız.
 Olayın yarattığı acı ve keder, bizim yorumumuzla şekillenir. Yani bizim o olayı yorumlamamız acı ve keder oranının direkt şekillendirir.Ayrıca ,acı var ise hayatımızda önem verdiğimizi bir şey var demektir. Önemsiz bir şeyin acısı da değeri kadardır.
 Bugünümüzü şekillendirirken çıkmaza düştüğümüzde, bunu geçmişe ve çocukluğumuza bağlamak bir savunma mekanizmasıdır. Terapi Akımını uyguladığım kognitif davranışçı terapi, bunu bir savunma mekanizması olarak değerlendirir ve insanın kendi rasyonel düşünceleriyle mutluluğu bulacağını söyler.
 Sonuçta, duygularımız düşüncelerimizden çıktığı için, “ nasıl düşünür isek öyle hissederiz. Olayları doğru yorumlamak, doğru hisleri de yaratır.
Bilinç düzeyimizi yükseltmek ve farkındalığımızı arttırmak için cevaplamamız gereken sorular ? (sadece okumak yerine kalem kağıdınızı alın başlayalım)

1. yaşadığın olayı, arkadaşın yaşamış olsa ve sana şu an anlatıyor olsa, ona ne söylerdin? Nasıl bir öneride bulunurdun?

2. bu olay başka nasıl düşünülebilir?

3. şuan geçmişteki olay ile ilgili ne yapılsa mutlu hissederdin kendini?

4. yaşadığın olayda sen neleri değiştirebilirdin ? çevreyi, şartları, yaşını olgunluğunu …vs.?

5. Olayda farkındalığın yoksa , sorumluluğun olabilir mi?

6. farkındalığın var ama, değiştirebileceğin gücün yoksa sorumlu olur muydun yine?

7. bu olayı hep bildiğin ve yorumladığın gibi bakmaya devam edersen ne olur?

8. farklı baksan ne kaybedersin ?

9. şu an ne olsa o olaydaki karakterleri affederdin?

10. affetmemek sana ne kazandırıyor?


Soruları kağıda yazı tek tek cevaplar isek olayı ve olayların derin analizini yaparak, tekrar sorgulamış oluruz. En azından fark etmediğimiz bakış açılarını ve hataları da görmüş olur